Gazeteci Mater: Gurbetelli Ersöz habercilikte erkek hegemonyasını kırdı

Gazeteci Nadire Mater, Kürt basınında devamlılığının önemine vurgu yaparak, Gurbetelli Ersöz’ün habercilikte erkek hegemonyasını kırdığını belirtti. 

Gazeteci Nadire Mater, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başlattığı soruşturma kapsamında Nisan ayında Amed’de gözaltına alınan ve 3 Mayıs’ta “örgütü üyeliği” iddiasıyla tutuklanarak Sincan 2 Nolu F Tipi Cezaevine konulan Mezopotamya Ajansı (MA) editörü Sedat Yılmaz’ın sorularını yanıtladı.

 Kürt basınını uzun yıllardır takip ediyorsunuz, yakından ilişkileriniz oldu ve hala sürüyor. Ben ilkleri, ilk temasları severim. Sizin Kürt basınıyla ilk temasınız ne zaman, kiminle oldu, hatırlıyor musunuz? 

 Kürdistan’a gazeteci olarak ilk kez 1989’da gittim, Mardin’e; Olağanüstü Hal (OHAL), Sansür-Sürgün (SS) Kararnameleri üzerine ‘İki ülke-İki anayasa’ haberi için. Sokak dergisini çıkarıyorduk. Konuda hep ‘Kürt meselesi’ydi. İlla ki bir isim vereceksem, Günay Aslan; Sokak Dergisi Doğu ve Güneydoğu Anadolu temsilcisi. Günay’ın ve kurduğu ekibin haberleri okur için yeniydi, bizler için de bir nevi ders gibiydi. 

 Temas ettiklerinizden ve sıklıkla yad ettikleriniz arasında Gurbetelli Ersöz de var. Bir pencere açalım mı? 

Gurbetelli ile yüz yüze tanıştığımda 29 yaşındaydı. Türkiye’nin ilk kadın Genel Yayın Yönetmeni’ydi. ‘Bir gazeteci nasıl olmalı’ diye sorulduğunda, gözümün önüne Gurbetelli’nin o ışıl ışıl gülen, merak, inat, heyecan saçan bakışları gelir. Onun kimyacı ve gazeteci karşılaştırması bence “habercilik” tartışmalarına şu ifadesi önemli bir katkıdır: Değişen bir şey yok; kimya gibi, laboratuvardasın, oraya preparat inceler gibi bakacaksın. Her farklı objektifle preparatın başka bir özelliğini görmen gibi, haberde de, farklı objektiflerle farklı yanlar, farklı unsurlar ortaya çıkıyor ki ancak bunların bir araya gelmesiyle haberin gerçeğe en yakın resmini çekersin. Gurbetelli yayın yönetmenliği, 30 yıl öncesinden söz ettiğimiz notuyla, habercilikte erkek hegemonyasında önemli bir kırılma yarattı, bugün hem Kürt medyasında hem de Türkiye medyasında kadınların sadece muhabir olarak değil, karar mekanizmalarında yer almasında bir öncü oldu. Kimyacı olarak, enerji ve çevre üzerine yüksek lisansı da öncü bir çalışma.  

 Kürt basınında sizde kalan özel, kişisel bir hikaye varsa, sakıncası yoksa bizimle paylaşır mısınız? 

 15 Ağustos 1993. Köylüler meydanda toplanıyorlar. Güvenlik kuvvetleri ateş açıyor, 17 kişi ölüyor, 63 kişi yaralanıyor. Birkaç gün sonra iki Finlandiyalı, üç de ana akımdan meslektaşla Digor’dayız. Gideceğimi duyunca ‘ooo, hayat sana güzel’ diyenler oluyor. Şaşırıyorum, İspanya’ya, Fransa’ya gideceğimi düşünmüşler. Yani Digor ölümleri pek duyulmamış. Demokrasi Partisi (DEP) milletvekilleri Sırrı Sakık, Mahmut Alınak, Selim Sadak da bizimle. Hastaneler, valilik, kaymakamlık dolaşıyoruz. Gittiğimiz bir köyde biri durdurulamaz bir öfkeyle konuşuyor. Kürtçe bilmediğime göre haber için ‘Türkçe konuşur mu acaba’ diyorum. Öfkeleniyorlar. Özgür Gündem Diyarbakır büroda anlatıyorum bu olayı. Bana göre, biliyorsan Türkçe konuşursun. O gün orada, bilip de konuşmamanın da bir tavır olduğunu, illa ki ‘sesim duyulacak diye konuşmak zorunda olunmayabileceğini’ aklıma kazıyorum. Atruş kampında da insanlar Kürtçe konuşmak istediklerinde sormadım. Artık öğrenmiştim.

 Kürt basınında en çok hoşunuza giden şey nedir? 

 En çok hoşuma giden şey devamlılık.  Özgür Ülke bombalandığında 3 Aralık 1993’te sabah duyar duymaz önce Gülhane Parkı’nın karşısında, şu anda galiba üniversite olan binanın önünde toplandık. Yaşar Kemal konuştu hatırladığım kadarıyla. Sonra Ertuğrul’la (Kürkçü) ofisimize gittik, Çemberlitaş’a. Meslektaşları aradık tek tek. Bizim bilgisayarlar var, bir şekilde tek parça bir gazeteyi çıkarırız diye düşündük. Özgür Ülke çıkmalıydı. Tek yaprak da olsa gazete çıkarmak kolay değildi. Heyecanla her dakikanın kıymetini bilerek, eksikler için dört bir yana telefon ediyorduk. O sıra haber geldi, gazeteyi hazırlamaya başlamışlardı bile. ‘Bu ateş sizi de yakar’ manşetli gazete çıkmak üzereydi. Devamlılık buydu işte.

 Tüm baskılara rağmen Kürt basınının bu kadar uzun soluklu olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz veya nereye bağlıyorsunuz? 

 Sokakta su bulamayan köpek, anadilini konuşamayan, bilemeyen biri, yasaklanan konserler, okula gidemeyen çocuk, erkek şiddeti, LGBTİ+ hakları, kesilen ağaçlar, hapishanenin yemekleri, adalette adaletsizlik… Hep haber konusudur, gazetecinin derdi olmalıdır. Dert etmek için de hayatın tam göbeğinde olacaksın. Cevaplardan biri Sedat Yılmaz’ın yönettiği Press filmidir. Özgür Gündem gazetesi, Diyarbakır bürosu, yıl 1992. Her şeye rağmen halkın haber alma hakkının peşinde gazetecilik. Daha iyi bir gazetecilik, yeni gazetecilik örgütleri kurdunuz, habercilik atölyeleri düzenlediniz. Diyarbakır’da katıldığım bir atölyede bir gün boyunca haber tartışmak ne kadar çok özlediğim bir şeymiş diye düşünmüş, Bianet’te arkadaşlarla da bu keyfi paylaşmıştım. Aslında, benzeri bir tadı Özgür Gündem’le dayanışma kampanyasındaki bir günlük yayın yönetmenliğimde de yaşamıştım. Tekrar Gurbetelli’ye döneyim, yanıt onda şekillenen ışıltı, merak, inat ve heyecanda.

 Sıklıkla baskı, gözaltı, tutuklama, hatta binaların bombalanması sürecine tanık oldunuz. Bu durumlarda ilk tepkiniz ne oluyor? 

 İlk tepki öfke. Hemen sonrasında kendi içinde öfkeni örgütleyip haberini en iyi şekilde yapmak. Meslektaşları aramak. Bir şey yapmalı! Protestomuzu, tepkimizi güçlendirecek isimlere ulaşmaya çalışırdık. Mesela Türkan Şoray da kalkıp gelse derdik! 90’larda Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün temsilcisiydim. 1992’de 14 gazeteci öldürüldü. Valiliğe kadar yürüyüp gazeteci katlini protesto yürüyüşlerimizi hatırlıyorum, azdık, çok az. Metin Göktepe’nin öldürülmesinden sonra polislerin yargılanması, karakol polislerini biraz tedirgin etmişti. Biz de bir grup gazeteci meslektaşlarımızın gözaltı haberi gelince hemen aramızda paylaşıyor, gazetecinin götürüldüğü karakolu arıyorduk.  Şöyle oluyordu:

 – …. …. Orada mı?

 – Sınır Tanımayan Gazetecililer’den, Hürrriyet’ten, Milliyet’ten arıyorum, adım şu şu. Biliyorsunuz arkadaşımız Metin Göktepe’yi öldürmekten polisler yargılanıyor. Sorumlu duruma düşersiniz, arkadaşımız orada mı?

 – Evet, burada. (nihayetinde)

 O arada haberi de yapılıyordu tabii. Bu sistem işe yarıyordu. Tabii sosyal medyanın olmadığını, cep telefonlarının ancak 90’ların sonunda yaygınlaştığını düşünürseniz, bizim telefon ağlarımızın hızını tahmin edebilirsiniz.

 Kürt basını bu kadar baskıya maruz kalmasında basının, gazetecilerin veya basın meslek örgütlerinin payı var mı? Ne tür eksiklikleri var? 

 Tabii ki. Hem habercilik hem de gazetecilerin tavrı açısından dezenformatif, manipülatif 90’lar gazeteciliği pek tartışılmadı. Kelimeleri silahlandırarak yapılan bir habercilik söz konusuydu. Örgütler de pek seslerini duyuramadılar. Metin Göktepe’nin İstanbul’da öldürülmesi güçlü bir karşı çıkış yarattı. 1990’ların ikinci yarısında artık Kurdistan’daki ölümler de sanki daha fazla haber oluyordu. Var olan örgütler de daha ses çıkarır olmuşlardı. Gazeteciler Meclisi örgütlenmesinin önde gelenleri işlerinden olunca, sessizlik başladı yeniden. Zaten sendika da artık kalmamıştı. Basın Konseyi Başkanı’nın -ki Hürriyet gazetesinin de başyazarıydı- kimin gazeteci olduğuna, kimin olmadığına karar verdiği zamanlardı.

Baskılar karşısında ya da tüm basına karşı baskılarda Türk bir gazeteci için gösterilen tepki, refleks, Kürt bir meslektaş için aynı denklikte olmaz veya hiç olmamıştır. Sizce bunun sebebi nedir? 

 Ben Kürt ve Kürt olmayan gazeteciler diye başlayayım. Öncelikle baskılara ses vermekte habercilerin ve örgütlerin bazı özel durumlar dışında başarılı olduklarını söylemek pek kolay değil. Tepkilerde bu iki ‘taraf’ arasında bir denklik de yok tabii. Son yıllarda artık Kürt medyasının da mesela hapis gazeteci listelerinde yerlerini aldılar. Mesela Özgür Gündem Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Işık Yurtçu ve yazarlarından Ragıp Duran için güçlü kampanyalar yapıldı. Kürt bir gazeteci için böyle bir şey yapıldı mı? Hatırlamıyorum. Sessizlik daha konforlu değil mi? Tek bir gazetecinin hapse girilmesi üzerine yapılan haberleri okuyunca, kendimi iyi hissediyorum, habere, haberciye yalnızlık hissettirmemek çok önemli. Nisan 2022 ve Haziran 2023 Kürt medyasına yönelik operasyonları hatırlayınca, mahcup oluyorum.

 Bu konuda meslektaşlar arasında yapılan konuşmalarda özeleştirel bir tutuma denk geldiniz mi? (Bu soruyu ana akım medya çalışanları için soruyorum.) 

 Özeleştiri yapana denk gelmedim. Yapılan her “kötü” şeyi bir başkası yapmış sanki. Esas olarak iktidar medyası ve iktidar karşıtı medya var. “Ana akım” olanlar, 90’lardan neredeyse son 10 yıla kadar  gazete/TV yönetenler, karar mekanizmalarındakilerle, köşe yazarlarla hep beraber kocaman bir “biz” olduk, “Altılı Masa” misali. Gazeteciliği Erdoğan/AKP karşıtlığı olarak değil, her türlü güç odağından bağımsız olmak üzerinden tarifliyoruz. Dost/düşman karşıtlığı üzerinden rıza üretilmesine karşı durmayan, itiraz etmeyen hepimiz, gazetecilerden okurlara hepimiz sorumluyuz.

 Gösterilen tepkilerde özellikle kendisine muhalif diyen meslektaşlar ve meslek örgütleri açısından özellikle bir parantez açarsak, gazetecilere yönelik baskılarda bir denge olduğunu söylemek mümkün mü? 

 Gazetecilik ‘muhaliflik’ parantezine alınamaz. Tabii ki ‘denge’ değil, ‘hakkaniyet’tir burada ölçü. Ne yazık ki protestolar ve dayanışma açısından da ‘denge’den söz edemeyiz. Ayrım çok yavaş kırılıyor, çok yavaş…

 Kürt basınının Türkiye basın tarihine nasıl bir katkısı oldu veya oluyor? 

 İtirazın, mücadelenin, dayanışmanın önemi görüldü. Habere bakışı da etkiledi muhtemelen. ‘Gazetecilik suç değildir’ sloganı boşuna atılmıyor.

 Basının bugün içinde bulunduğu durumu göz önüne getirildiğinde, Kürt basınına yönelik sistematikleşmiş bu baskı ve kısır döngü nasıl kırılır, çözümü ne olabilir veya bu baskılar sonuç alıyor mu? 

 Zaten kırılıyor, yoksa bugünlere gelinir miydi!

 Kürt basınının hakiki bir dostu olarak dışarıdan bir gözle değerlendirdiğinizde, acımasızca eleştirinizi duymak isterim. Zira dostların eleştirisi bu yürüyüşe büyük katkı sunar. Biraz günahlarımızı paylaşırsanız, neler söylemek istersiniz? 

 

 Kürt medyası sürekli kendini yeniliyor, onca baskıya karşı çoğalmaya devam ediyor. İşiniz kolay değil.  

 Öncelik gazetecinin haber yapma özgürlüğü, dolayısıyla halkın haber alma hakkıdır. Bu ortam için hep birlikte mücadele etmeye çalışmalıyız. Özel olarak Kürt medyası sürekli kendini yeniliyor, onca baskıya karşı çoğalmaya devam ediyor. İşiniz kolay değil. Mesela, haber atölyeleri düzenliyorsunuz, gazeteci kendine kattıklarını uygulayamadan hapse giriyor. Bugün Kürt medyasından söz ediyorsak, bu mücadelenin, inadın, sabrın sonucudur. Basın özgürlüğünü hele bir kazanalım, o zaman eleştiririz birbirimizi.

 Kürt sorununun çözümü, basının geleceği açısından nasıl bir katkısı olur veya neyin değişip dönüşmesini sağlar? 

 Daha özgür bir ortamına yol açacaktır. İşte o zaman, habercilikte çok daha ayrıntıya bakmak, medya sahiplik yapılarından örgütlenmeye, haberin diline dönüşümü tartışıyor, öğreniyor uyguluyor olacağız demek isterim.

 Kürt basını veya gazetecileri üzerindeki baskılara karşı, meslektaşları kişisel olarak ne tür dayanışma örnekleri göstererek olumlu bir katkı sunar? 

“Hapis meslektaşım/Mektup arkadaşım”…Kampanyanın adı bu olsun. Bir meslektaşınla yakın aralıklarla mektuplaş, böylece sahiplenmediğimiz gazeteci kalmasın içerde. Böylece içeriden haberdar olurken haberini de yaparsın, içeriye da dışarıyı taşırsın. Hapishane devasa bir haber alanı. Hak örgütlerinin raporlarının yanı sıra bire bir ihlal ve kazanımları haberleştirmek. Türkiye’nin adaletsizlik sisteminde cezasızlıkla mücadelede tekil örnek tartışmalarının önemini biliyoruz. Kitap yollamak. Hapishaneden gazeteci mektupları yayımlamak. Meslektaşlarımıza içerden haber yapmanın imkanlarını yaratmak. Mesela gelmekte olan hapis gazeteciler günü için şimdiden bir dosya için hapishanelerdeki meslektaşlarımızla haberleşmek, konu belirlemek. Yargılamaları kitlesel izlemek. Yargılama öncesi davaların ayrıntılı ön haberlerini yapmak, “basın/ifade özgürlüğü” imkanlarını, sorunlarını, kazanımlarını haberleştirmek.

 Bugünkü basının içinde bulunduğu hal ve durum için bir manşet atacak olsaydınız ne olurdu? 

 Yeni bir medya halen mümkün!!!

 Konu doğası gereği biraz can sıkıcı. Nadire Mater, sıkıcı gündemden birini kurtarmak için yapacağı müzik önerisi ne olurdu? 

 Gerçekçi ol, imkansızı iste. John Lennon’a ve Yoko Ono’ya bırakalım sözü; Imagine/ Hayal Et!

 Ülkelerin olmadığını hayal et/ Yapması zor değil/ Ne uğruna öldürecek ya da ölecek bir şey var/ Ne de dinler/ Hayal et tüm insanların/ Huzur içinde yaşadığını

 Mülkiyetin olmadığını hayal et/ Merak ediyorum yapabilir misin/ Açgözlülüğe de açlığa da gerek yok/ İnsanların kardeşliği/ Hayal et tüm insanların/ Bütün dünyayı paylaştığını

 Bana hayalperest diyebilirsin/ Ama bil ki yalnız değilim/ Umuyorum ki bir gün sen de bize katılırsın/ Ve dünya tek yürek olur

 NADİRE MATER KİMDİR? 

 1981’de gazetecilik mesleğine başlayan Nadire Mater, İzmir’de yayınlanan bölgesel Yeni Asır Gazetesi, Nokta, Tempo ve Sokak Haber dergilerinde çalıştı. 1991’den 2000’e dek Interpress Service’in (IPS) temsilciliğini ve muhabirliğini yapan Mater, Bianet’in kurucusu ve danışmanı. 1999 yılında Kurdistan’da operasyona katılan askerlerin aktarımlarını konu alan “Mehmedin Kitabı” isimli kitabı nedeniyle hakkında TSK’yi “tahkir ve tezyif ettiği” iddiasıyla 12 yıl hapis cezası istenen Mater, yargılandığı davadan 1 buçuk yıl sonra beraat etti. Bu eseri, İngilizce, Almanca, İtalyanca, Fince ve Yunanca’ya çevrilirken, Mater aynı zamanda 2000 yılında Sertel Demokrasi Ödülü’ne layık görüldü.

 Mater’in, “Sokak Güzeldir / 68’de ne oldu” kitabı ise 2009 yılında Metis Yayınları’ndan çıktı. Her yıl 4 Aralık’ta verilen Mülkiye Büyük Ödülü, 2012 yılında insan hakları ve demokrasi savunucusu olduğu, halk odaklı haberciliğin ve Türkiye alternatif medyasının gelişimine büyük katkı sunduğu, 30 yılı aşkın gazetecilik hayatında onurlu bir gazetecilik anlayışı ve pratiği ortaya koyan Mater’e verildi. Mater, bu ödülü alan ilk kadın oldu. 

 

MA / Sedat Yılmaz – Sincan 2 Nolu F Tipi Cezaevi