Gültan Kışanak: Kürtler ve Kürdistan bu coğrafyanın gerçeğidir

Sincan Cezaevi Kampüsü’nde devam eden Kobanî Kumpas Davasında tutuklu Kürt kadın siyasetçi Gültan Kışanak’ın savunması…

Kürt sorunu bu ülkenin gerçeği 

Kışanak, “Kürt sorunu bu ülkenin bir gerçeği, bir hakikati, bir realitesi. Bildiğimiz bir gerçeği sadece ve sadece kendimize, kamuoyuna açık söyleyeceğiz bu kadar. Hiçbir sorunun tek taraflı olmayacağını anlamak lazım, bunda ilkesel olmak ve bağımsız olmak lazım. Ortada bir sorun varsa bunun en az iki tarafı vardır. Hem kendimizi bilmek için  hem karşıyı görmek için bize bir fırsat tanındı. İlkesel olarak, bir sorunun iki tarafı olduğunu, hiçbir sorunun tek taraflı yaşanamayacağını bilmek lazım. Mutlaka ben de o sorunun bir tarafıyım ki ortaya çıkıyor. İlkesel bakış açısıyla baktığımızda hem devlet kendisini görebilir, halklarımız eksiklerini görebilir, partiler eksikliklerini görebilirler. Cumhurbaşkanı bir dönem çözebilmek için 2015’te Diyarbakır’a gelip, ‘Kürt sorunu benim de sorunumdur’ demişti ya, böyle bakarsak bu sorunun nereden çözülebileceğini anlarız, bu özeleştiri vermeyi sağlar.

Çözüm halayını kurmalıyız

Klasikleşmiş bir söylem vardır, tango yapmak için iki kişiye gerek vardır diye. Ben buna tek kişi ile halay çekilmezi ekleyeyim. Tek başınıza mendili alıp ortaya düşerseniz bunun adı halay olmaz. Halay çekmek için birkaç kişinin olması gerekiyor. Kürt sorununu çözmek istiyorsak, çözüm halayına katılmak istiyorsak bir kere birkaç kişi olmalıyız, kol kola girmeliyiz. Çözümün ve sorunun taraflarını o halayda yan yana getirmeyi başarabiliriz. Halayda yan yana durmak, omuz omuza olmak insanı güçlendirir. Empati yaptırır, ortak duyguyu sağlar. Şu an en büyük sorunumuz, bu ortak duygunun zedelenmesi. Bir şeylere üzülüp, aynı şeylere sevinmekten çıktık. Bu korkunç bir şey, duygu kırılmasıdır. Acılarımızı, sevinçlerimizi ortaklaştırmanın bir yolunu bulmalıyız. Çözüm halayını kurmalıyız. İktidar, ‘tek başıma bu sorunu çözeceğim’ diyor ama tek başına bu sorunu çözemez. İktidara yakın kişilerden bile kırk yıldır aynı şeyleri duyuyoruz.

Barışın kaybedeni yoktur

Bir slogan daha kendimize edinmeliyiz, ‘Barışın kaybedeni yoktur.’ Bu da bütün toplumların, hem siyasal hem de toplumsal kavgalar sonucunda ortaya koydukları temel bir ilkedir. Az kazanırsın, tam kazanırsın, memnun olursun o ayrı ama bunlar kazanma sürecidir. Biz bunu az çok ateşkes ve çözüm süreçlerinde gördük. Çözüm süreçlerinde cenazeler gelmez oldu, analar bu kadar kaygılı değildi, analar bir parça rahat uyumaya başlamıştı. Barışın kaybedeni yoktur, barış kazandırır herkese. Belki bir çözüm bulacağız. Kürtler yeterince memnun olmayacak, iktidarın bilmem ne kanadı olmayacak ama en azından kaybetme sürecini durdurmuş olacağız. Dünyanın neresinde hangi iki aşiret barıştan dolayı birbirinden uzaklaşmış? Barış bölünmeyi getirmez, barış birlik olmayı, ortak bir gelecek arzusunu güçlendirir. Bölmeyi değil, birleştirmeyi sağlar. Savaşın bizi nasıl böldüğünü görüyoruz, ‘Barış yaparsak bölünürüz’ sözü bir yalandır, uydurulmuş bir hikayedir. Bunu alıp bir çöplüğe atmanız lazım. Tam tersine biz savaştıkça duyguda, acıda, yeni bir yol yaratmakta bölünüyoruz. Bölünme sürecini ortadan kaldırmak için bu yalanı çöplüğe atmak lazım.

Kürt sorununu malzeme haline getirmekten vazgeçin 

Siyasetçilerin yapması gereken bir şey var, kışkırtma yapmama. Ben yıllardır bunu gördüm, hele bir de iktidar ise kamuoyunu yönlendiriyor. Onların görüntüsü birebir topluma etki ediyor. Toplumun etkisini, duygusunu yönlendiriyor, bunun en açık sürecini çözüm sürecinde gördük. Başbaşkanın dili farklıydı diye çözüm süreci yüzde 80 destek gördü. Dili değişti şu anda süreç başka bir yerde. Nedenlerden bağımsız olarak bu bir realitedir, Türkiye’deki siyasi liderler toplumu yönlendirme, etki etme gücüne sahiptir. Bu güçlerini düşmanlaştırmak için değil, çözüm için kullansınlar. Bu dili değiştirdikleri gibi memlekette sorunlar çözülüyor. Çözüme katılmak için toplum hazır, yeter ki siyasi liderler o dili kullansın. Kürt sorunu gerçekten iç politika malzemesi haline getirilemeyecek kadar ağır bir sorun. Binlerce cana mal olacak kadar ağır bir reva. Kürt sorununu iç politika malzemesi haline getirmekten vazgeçin. Kardeşim Kürt sorunu gibi vebali ağır bir sorunu malzeme haline getirmekten vazgeçin ya! Bu ülkenin ekonomi sorununu konuşun, halkın sorunlarını, gençlerin geleceğini konuşun. Niye Kürt sorununu kendiniz için araçsallaştırıyorsunuz? AKP çözmeye kalktığında CHP karışıyor, CHP çözmeye çalıştığında AKP karışıyor. Bıktık bunlardan, biz kimsenin aracı değiliz. Bizim çoluğumuzun çocuğumuzun kıymeti var, bunun üzerinde bu kadar tepinmeyin.

Kürt sorunu kıyamet gibi bir sorun, oy devşirme yeri değildir

Birisi DEM Parti ile görüştüğünde, ‘Vay efendim sen ülkeyi böldün’ diyor. Öbürü, ‘Bu sorunu çözelim’ diyor, ‘Vay efendim sen bölücülerle görüşüyorsun’ diyor. Biz bunu istemiyoruz, yeter, inin bu halkın sırtından. Kürt sorununun vebali çok ağır. Evlere ateş düşüyor, nasıl bir iç politika malzemesi yapıldığına dair belgeleri ile konuşabilirim. Tek tek hangisinin hangi süreçlerde ne söylediğini kalkar 5 ay boyunca bunu konuşabilirim. Bu memlekete yapılan en büyük kötülüktür. Gelen koltuk derdinde, Kürt sorunu koltuğa indirgenemez. Bu korkunç bir şey, hiçbir insan ‘Kürt sorunu üzerinden oy kazanır mıyım, kaybeder miyim’ diye oyun kurmamalı. Buna herkes dahil, Kürt sorunu kıyamet gibi bir sorun, oy devşirme yeri değildir. Oy devşirmek isteniliyorsa gitsin halka nasıl demokrasiyi getirecek onu anlatsın. Neden Kürt sorunu üzerinden yapıyorsunuz? Bu ülkede demokrasiye düşman olmaktan vazgeçin artık, demokratik siyaset özgür bırakılsa kendi rotasını çok daha iyi kuracaktır. Ama demokratik siyasetin önüne engel, çelme taka taka, demokratik siyasetin kendi siyasetini kurmasına engel oluyorlar. Kardeşim bırak demokrasi siyaseten bu kadar ne istiyorsunuz? Parti açıyor, parti kapatılıyor, milletvekili, belediye başkanı seçiliyor cezaevine atılıyor. Niye kavga ediyorsunuz, halkın sandıkta kendi özgür iradesiyle seçtiği temsiliyete neden müdahale ediyorsunuz? Bu müdahaleye son verin! Demokratik siyaseti engellemekten vazgeçin ki demokratik siyaset bu ülkenin sorunlarını çözebilmek için güçlensin. Herşeye rağmen demokratik siyasette ısrar etmenin ne kadar kıymetli olduğunu ülkeye anlatmak lazım.

Türkiye’deki medya düzeni iktidarın talimatları ile işliyor

Günümüz dünyasında medya artık bir iktidarın kararla beslediği bir güç haline gelmiştir. Burada sabahtan akşama kadar iktidarın propagandasını izliyoruz. Böyle bir şey olamaz, ülkedeki medya düzeni toptan gitti. Türkiye’deki medya düzeni iktidarın talimatları ile işliyor, iktidar tarafından kadrolu yorumcular oluştu, 7 yıldır her gün aynı insanları dinlemekten bıktık. Yahu yeter artık! Kadrolu goygoycular her gün oturup savaş da savaş, beka da beka, daha fazla vurma edebiyatı yapıyorlar. Birilerinin goygoyuna gelmeyin, şu iktidarın varsa bu ülkeye bir vicdan duygusu şunu öneriyorum; dönüp etrafına bu medyada kendisinden aldığı paralarla palazlanan insanlara kendisini nasıl kışkırttığını, ‘Sen yaparsın vurursun’ diyenlere bir baksın. Bana bunu yapanlara zerre itibar etmem. Seni pohpohlayan, kendini yaşatmaya çalışan insanlar senin dostun değildir, dost senin yanlışını söyler. Bu kadar paralar verip kendisinin reklamını yapmaktan bir vazgeçsin. Medyanın gücü savaş politikalarını konuşmak için değil, barışı konuşmak için, toplumsallaştırmak, ortak aklı ortaya çıkarmak için değerlendirebilir. Medya denilen şey budur.

Barışa inanmazsan kuramazsın

Her defasında yarım kaldı, kesildi bu ülkeye bir barışı getiremedik. Ama en azından öyle ya da böyle çabalarımız vardı. Kendi deneyimlerimizi samimiyetle önümüze koyup, beraberce bakıp buradan dersler çıkarabiliriz. Doğru bir başlangıç yapmak için buna ihtiyacımız var. Geriye bakıp, biz ne adımlar attık, neler yaptık, neden bir sonuç olmadı, eksik neydi? Bunlara bakmakta fayda var. En önemlisi geleceğe, barışa inanmak lazım. Barışa inanmazsan kuramazsın. STK’sı, siyasi partisi de, iktidarı da, Kürdü, Türkü herkesin barış bizim hayrımıza diyerek, buna inanması lazım. Eğer inanırsak gerçekleştirmek için kararlılıkla mücadele ederiz ve önümüzdeki engelleri aşabiliriz. Barış inanmak, cesaret, kararlılık, adalet ister. Oturup hep beraber savaşa değil barışa ihtiyacımız var diyerek hedef haline getirirsek hep beraber çalışırız. Bunu yapmalıyız.

Halka umut, barış, eşitlik, demokrasi umudunu götürdük

Ben, Sebahat, Selahattin, Ayla ‘Bin umut adayları’ olarak yola çıktık. Bir seçim şarkımız vardı, ‘Bîne bîne aştî, azadî, demokrasî bîne’, ‘Getir getir barışı, demokrasiyi getir’ böyle yola çıktık. Evet memleketin sorunlarına kayıtsız kalmadım ama aktif siyasete milletvekiliğiyle başladım ve bu şarkıyla başladım. Zorlu bir süreçti, DEP milletvekillerinin parlamentoda yaka paça atılıp, demokratik siyasetin engellenmesi üzerinden 13 yıl geçmişti. Yeni bir başlangıç ve iddia ortaya koymak için seçim barajını da anlamsız hale nasıl getirebiliriz diye bağımsız adaylar olarak yola çıktık. Halka umut götürdük. Barış, eşitlik, demokrasi umudunu götürdük. Gittiğimiz her yerde büyük bir coşkuyla karşılandık. Gittiğimiz köy meydanlarında gençler, kadınlar bizi böyle karşılıyordu. Bize bu sorumluluğu yüklediler, bizden bunu beklediler ve biz de elimizden geldiği kadarıyla halka götürdüğümüz seçim şarkısında söylediği gibi elimizden geldiğince sözcüsü ve temsilcisi olmaya çalıştık. Eksiklerimiz mutlaka olmuştur ve tüm halklara özeleştirimi veriyorum. Ben ve arkadaşlarımız canla, başla yapabileceğimiz ne varsa bu ülkenin barışı, özgürlüğü, demokrasisi için yaptık. Keşke daha fazlasını yapabilseydik, demokrasi sorununu, Kürt sorununu çözebilseydik. Ama büyük bir samimiyetle söyleyebilirim ki kendimize imkan ayırmadan bu mücadeleyi başarıya ulaştırmakta gayret ettik, gücümüz yetmedi ama bu mücadeleyi halklarımızın, kadınların, gençlerin büyük bir umutla yüklenip gittiğini görüyoruz ve yüreğimiz ferah.

Türkiye toplumuna çağrı: Bu ülkedeki kanı durduralım 

Şimdi de DEM Parti bu mücadeleyi yürütüyor. Tüm baskılara, ısrarlara rağmen demokratik siyasette ısrar ediyor, barışı, demokrasiyi, çözümün sözüyle siyaset yapmaya çalışıyor. Siyasi aktörlere, STK’lara, kurum ve kuruluşlara aynı çağrıyı yapıyorum; gelin bu ülkedeki akan kanı durduralım, barışı Kürt, Türk annelerine armağan edelim. Tutuklanıncaya kadar, 8 yılık süreç içerisinde yürüttüğüm mücadelede inanılmaz duygusal anlar yaşadım, beni bağrına basan halkımıza kucak açtım, dertlerini dinledim, dertleştim, güç ve moral alarak yola devam ettim. Bizim barış analarına, evladını yitirmiş asker analarına, evladı hala dağda ve askerde olanlara tüm topluma bir barış sözümüz var. Bu barış sözümüzün ömrümün sonuna kadar arkasında olacağım. Çünkü gittiğim her yerde bununla karşılaştım, benden bunu beklediler ve bunu söylediler. Sayısız kez analar, ‘Benim evladım artık yok, başkalarının yüreği yanmasın’ dedi. Genç kadınlar bana, ‘Benim de kardeşim, eşim, amcam, babam dağda barış olsun onlar da gelsin’ dedi.

Bu davada sanık değil davacıyım  

Türkiye’nin batısında yaptığım çalışmalar sırasında, ‘Biraz daha çalışın çözün bu sorunu’ diyenler oldu. 2015’te Aydın’daki seçim sürecinde yaşlı bir amca toplantı yaptığımız köy kahvehanesine gelerek, -Alevi yörük bir amcaydı, ‘Kızım duydum ki sen de Alevimişsin musahipliğin var mı, yoksa musahip olalım, Kürtler ve Türkler dünya ahiret kardeş olsunlar’ dedi. Çok etkilendim. Alevilikte musahiplik olmak istiyorsan Cem’de sana sorulur, ‘Sen bu musahipliğinle yoldaş olacak mısın, yanlışının önünde duracak mısın, yüreği yandığında senin de yüreğin yanacak mı? Bir tülbentin güneşte kuruyacağı süre kadar küs kalırsın ondan fazla kalamazsın’ der. Amca bana musahiplik teklif etti. Benim için çok önemliydi. Beni ayakta tutan bu manevi değerlerdir, her birine verdiğim sözü unutmadım, nefesimin son anına kadar da mücadele edeceğim. Silvanlı amcaya da, Nazilli’deki amcaya da, Kütahya’daki amcaya da, barış analarına da, Türk analarına da herkese verdiğim barış sözünün arkasında duracağım ve gücüm yettiği kadar mücadele edeceğim.  Bu mahkemede kendimi hiçbir zaman sanık olarak görmedim, davacıyım. Bu kanı durdurmayanlara karşı, çözüm sürecini heba edenlere, Kürdün, Türkün acısını hissetmeyenlere karşı davacıyım. Kendimi hep böyle gördüm, böyle konumladım ve böyle mücadele ettim. Bu dava süreci de benim için bir mücadele süreciydi.

İnsanlarda nefret yok buna tutunabiliriz 

‘Ortak bir gelecek kurmak istiyoruz’ dersek bunu yapmanın imkan ve olanakları vardır. Bunu nereden biliyorum. Şu son 40 yılda akan kana ve ocaklara ateş düşmesine rağmen hala bu toplumun yüreğinde karşılıklı bir kin nefret isteseler de yaratamazlar. Evet, tepkisellik var, dilde öfke var, karşıtlıklar var, birbirini anlamama var, karşı mahalleye kulağını kapama var ama yüreğinde hala bir nefret yok insanların ve bu çok kıymetli, buna tutunabilmeliyiz. Ben 2011 yılında ortalık karmaşık ve problemli olduğu bir dönemde Antalya’ya seçim çalışması için gitmiştim. Oradaki arkadaşlar ben gitmeden önce aradılar, ‘Başkan iyi mi olur kötü mü ama MHP’ye yakın bir yerel kanal var seni programa çıkarmak istiyorlar’, ben de düşündüm ve ‘Benim cevabını veremeyeceğim hiçbir soru yok ki neden provokasyon olsun, istediği kadar sorsun, kabul edin’ dedim. Katıldım ve birkaç soru sordu, ‘bölüneceğiz mi’ dediler. Burada anlattığım şekilde cevap verdim, ‘ayrı bayrak mı olacak’ diye sordular. Ve şunu söyledim bu ülkede herkesin değeri olan bayrağı tabi ki cezaevinde, her yerde bize karşı işkence aracı olarak kullandılar ama hala ben o bayrağa saygı duyuyorum, bir halkın bir ulusun temsilidir kimse kimsenin sembolüne bir saygısızlık yapmaz yapılmasına da izin vermez. Ayrıca sana şunu sorayım dedim, Almanya eyalet sistemidir değil mi peki Almanya’nın bir sembolünü hatırlıyor musun yok dedi, bu kadar gazetecisin, biliyorsun, neyi hatırlarsın, Almanya’nın ulusal sembolünü hatırlıyorsun işte bizim belediyelerimizin de bazı sembolleri var altı üstü budur.

Çözemeyeceğimiz sorun yok 

Bunun içerisinde neden ayrı bayrak olacak, ülke bölünecek yaygarası koparılıyor? Sunucu döndü canlı yayında dedi ki ‘Sevgili seyirciler bu sorunun cevabını duymaya ihtiyacımız varmış, programı iptal etmemiz için bize baskı yapılıyordu ama bizim bu sözleri duymaya ihtiyacımız vardı.’ İşte böyle bir şeye bizim ihtiyacımız var, birbirimizin sözünü dinlemeye, anlamaya, kulaklarımızı sağır etmeyecek ortamlara ihtiyaçlarımız var. Bunu yaparsak çözemeyeceğimiz, konuşamayacağımız hiçbir sorun yok.

Özal’ın sis perdesi hala kalkmadı 

Kürt sorununun bu kadar büyümesinin birçok nedeni var ama en önemlisi 200 yıllık tarih boyunca buna Osmanlı’nın son 100 yılı da dahil derin devlet ya da devlet aklı denilen grubun içinde bu konunun çözümü için bir ittifak olmamasıdır. Sürekli orada bir grup ‘Böyle yapalım’ bir grup ‘Böyle yapalım’ diyor ve didişiyor. Bu Osmanlı’nın son yüzyıllardaki kavgaları, İttihat ve Terakki’nin kavgaları ve farklı görüşleri de biliniyor. Çözüm için adım atmak gayretinde olan herkesin önüne bir engel çıkarıldı. 90’lardan bu yana olanlara tanığız, yaşadık, biliyoruz. Rahmetli Özal bu işi çözmeye kalktığında bedeli ölüm. Buna Eşref Bitlis de dahil ve o dönem neler yaşandığını bu devletin arşivleri şeffaf bir şekilde açıldığında ortaya çıkacaktır. 93’te gördüğümüz en ciddi süreçler yaşandı ve sonuçlanmaya en yakın süreçti fakat heba edildi. Bir taraftan silahsız 33 asker vuruldu bir taraftan Eşref Bitlis’in uçağı şüpheli bir şekilde düştü öldü, Özal’ın sis perdesi hala kalkmadı.

Çözüm süreçlerinde yaşanılanları anlattı

Rahmetli Erbakan, PKK Lideri Öcalan’a mektup göndermiş biridir, bunu herkes biliyor. Fakat o çözüm için mektup gönderdiğinde bombalar patladı. Sonra da Şubat Darbesi yapıldı. İşte bu devletin derin yapısındaki kavgadır. Onun için 28 Şubat Darbesi’ni manşete atıp gazete çıkardılar. Bunların farkındayız. Son çözüm süreci başladığında, ben niyet okumuyorum birileri gibi en nihayetinde bir diyalog süreci vardı. Oslo’da görüşmeler yapılırken burada çeşitli operasyonlar adı altında partinin bütün yöneticileri, üyeleri, kadınları, yerel yönetimlerdekiler absürt suçlamalarla tutuklandı. Buna rağmen diyalog kesilmedi. Şu an internette Hakan Fidan ve Oslo görüşmelerinin nereden, nasıl sızdırıldığına, sürecin nasıl provoke edildiğine dair çok ayrıntılı bilgiler var. Yeniden bir çözüm ve diyalog ortaya çıktı, bizler çalışmalara başladık; Paris’te 3 Kürt kadın katledildi. ‘Silahları arkada bırakabiliriz’ mesajı vermek için Habur’dan gelenler 24 saat kasıtlı olarak bekletilip insanların ‘Acaba bunlar tutuklanacak mı?’ diye kaygıya kapılmasına ve gösterilerin gelişmesine neden oldular. Yoksa o insanlar sessiz sakin bir şekilde gelecekti, yok ne gösteri olacaktı ne de Türkiye’nin batısı tahrik olur diye bir gündem olmayacaktı. Çünkü gelecek kişilerin daha önce hakkında bir soruşturma yok bir tutuklama kararı olmadığına dair çalışma yapılmıştı. Her şey bu kadar konuşulmuş kararlaştırılmıştı. Bu işi çözebiliriz, silahlara veda edebiliriz mesajı vermek, bu mesajı güçlendirmek ve çözüm sürecini ilerletmek için yapılmıştı ama ona da tahammül etmediler. 200 yıllık sorun, bir yanıyla devletin Kürtlerle çatışması bir yanıyla kendi içindeki çatışmasıdır.

İktidar çözüm sürecine sahip çıkamadı 

İşte Kobanî olaylarındaki provokasyonu tertipleyenler 2014 yılında hükümetin ‘çöktürme eylem planı’nı da uyguladılar. Bunu yapmazsak aman aman isyan çıkacak, bunu yerine koydular. Artık iktidar çözüm sürecine sahip çıkamaz hale geldi. 7 Haziran seçimlerinde de istediği sonucu da alamayan iktidar her şeyi dağıtarak başladılar kumpaslara. Arkasından bütün samimiyetimizle anlattık, hendek ve barikat dediğimiz meseleler bu kadar büyük ağır tahribatlar yaşanmadan çözülebilecekken bilerek ve isteyerek kasıtlı olarak darbeciler tarafından uzatıldı, büyütüldü, kentlerimiz yıkılıp yakıldı, insanlarımız yaşamlarını yitirdi. Bu ülkede çözüm karşıtı güçlerin bu kadar etkin olması gözümüzü korkutuyor. Ama dün de söyledim korku insanın en büyük zaafıdır, bununla baş etmeyi başaramazsak hiçbir şeyi çözemeyiz. Onun için bu korkuyu yenmek ve devlet içindeki asıl bu farklı yaklaşımlarla yüzleşmek zorundayız. Çünkü bu meseleleri başka bir noktaya getiriyor. Bu açıdan çözümden yana bir devlet aklının ortaya çıkması lazım.

 Kürt sorunu demokrasi sorunudur 

Bu yüzyıllık hatta Osmanlı’nın son yüzyılı da dahil olmak üzere 200 yıllık süreç bir taraftan devletin Kürtler ile kavgası öte yandan devletin kendi içerisindeki kavgasıdır. Onun için de meseleler yerli yerine oturmuyor. Yazık değil mi? En son geldiğimiz aşama anayasal rejimi ortadan kaldırma pahasına tartışmaların zemini haline geldi. Kürt sorununun çözümü aynı zamanda cumhuriyetin daha sağlam temellere oturması, demokratik bir hukuk devletinin bütün kurum ve kurallarıyla yerleşmesi anlamına gelecek. Kürt sorunu bir demokrasi sorunudur. Tavuk mu yumurtadan çıkmış, yumurta mı tavuktan çıkmış demeye hiç gerek yok. Birbirlerini etkileyen iki şeydir. Kürt sorunu çözülürse demokrasi gelişir, demokrasi gelişirse Kürt sorunu çözülür. Demokrasi ve insan hakları olursa Kürt sorunu çözülür, Kürt sorunu çözülürse demokrasi ve insan hakları gelişir. Bu ikisi birbirini karşılıklı etkiliyor olumlu da olumsuz da.

Bu salonda olmamızın tek nedeni Kürt sorunu 

Kürt sorunu bir hak ve özgürlük sorunu, bir demokrasi sorunu, bir insan hakları sorunu. Bu ülkenin demokratik cumhuriyet olup olmayacağına dair vereceğimiz cevabın altında yatan bir sorundur. Buradan bakarsak bu sorunu çözmek kolaylaşır. Bu sorun çözülemeyecek, içinden çıkılamayacak bir sorun değil. Evet bir yönüyle bu sorun daha da derinleşti, çok farklı çok katmanlı bir soruna dönüştü ama çözme iradesi olursa çözülemeyecek bir sorun değil. Ne yapabiliriz, nasıl çözeceğiz? Benim elimde hazır bir cevabım yok. Hem uluslararası sorunu çözerken hem onları nitelendirirken çözüme dair belirlenmiş ilkeler var. Bu konuda karar verilirse biz de rol alabiliriz. Bir kez sorunun varlığını kabul edeceğiz. Bir sorunumuz var, yokmuş gibi davranmaktan vazgeçeceğiz artık. Hani Erdoğan çözüm sürecini buzdolabına kaldırdıktan sonra Rusya dönüşü ‘düşünmezseniz yoktur’ demişti ya böyle olmuyor. Var. Bizim bugün bu mahkemede olmamızın bir tek nedeni var; Kürt sorunu.

DEM Parti ön seçimlerle demokrasinin gereğini yerine getiriyor

İkinci gününde beyanlarını sürdüren Gültan Kışanak, DEM Parti’nin yaptığı ön seçimlerle önemli bir demokrasi gereğini yerine getirdiğini ve bunu takdirle karşıladıklarını söyledi. Yerel seçimlerin kumpas davalarının açığa çıkma seçimleri olacağını ve halkın görevini yerine getireceğini kaydeden Kışanak, “Halkımız bu siyasi darbeyi kabul etmedi, sonradan yapılan tüm seçimlerde iradesini ortaya koydu. Senelerdir yargı denilen mekanizma karşısında siyasi rakiplerimizle mücadele ediyoruz. Onların yalanlarını ifşa ediyoruz, halkımız bunu bildiği için seçimlerde siyasi iradesini ortaya koyuyor. Siz de bu kararın altına imza atacaksınız ve tarih sizi bu imzalar nedeniyle yargılayacak. Halkın iradesine darbe yapanların yanında mı duracaksınız, yoksa ‘darbe yapamazsınız’ diyenlerin yanında mı? ‘Bizi bir araç olarak kullanmayın’ mı diyeceksiniz, sandıkta çıkan halk iradesini yok sayanların yanında mı duracaksınız?” diye sordu.

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesine el koymak için kumpas kuruldu

“Bu dava siyasi bir davadır, bana ve diğer arkadaşlarımıza suçlama konusu olarak yöneltilen tüm iddialar siyasi faaliyetler, basın açıklamaları, miting konuşmaları, demeçlerdir” diyen Kışanak şöyle devam etti:

“Bunun dışında bir tanecik bile iddia yoktur. Kendi siyasi düşüncelerimiz ve siyasi faaliyetlerimiz dışında suçlama konusu yoktur. Bu dava kumpas davasıdır, 2016’da tutuklanmama ve DBB’ye el koymaya gerekçe gösterilen soruşturmanın hepsi kumpastır. Belediyeyi ele geçirmek için bir kumpas düzenlendi. Benim için birinci kumpas budur, Ankara’da Numan diye bir adam gelip çöplükten bulduğu belgeleri savcılığa vermiş. Ben tutuklandıktan 11 gün  sonra iddianame çıktı. Ben tutuklanıncaya kadar Numan tüm süreçleri takip etti, beni uçağa bindirdi, Kocaeli’ne gönderdi. Özel bir kumpas vardı, bu iktidar DBB’ye el koymak istiyordu. Hangi savcı 11 gün sonra iddianame hazırlar? O iddianamedeki iddiaların tek bir belgesi yok, darbecilerin kurduğu yalana dayalı polis tutanaklarıdır.

Kürt sorunu barışçıl yollarla ve Meclis’te çözülmesin diye kumpas kurdular

İkinci kumpası da burada yaptınız. Kobanî Kumpas davasına beni eklemek için burada beni tutunuz. Ahmet Altun (Savcı), teşhisçilerin altına imza attı ve beni bu kumpasa ekledi. Kobanî Kumpas Davası’ndaki iddianamenin benimle ilgili her bir bölümü emniyetin araştırma tutanağıdır. İftiracıların beyanlarından tutuklandım, beni 3 yıl tuttuktan sonra utanmadan iftiracıların beyanlarının benim tutuklanmamdan önce alındığını söylediniz. Daha ben vekil seçilmeden, 2007 yılında kumpascılar devreye girmiş, uyduruk bir soruşturma dosyası yapıldı ve o dosyayla ilgimiz olmamasına rağmen, DTP milletvekilleri teknik takibe alındı ve o zaman başladılar kumpasa. Dava dosyasında hepimiz ile ilgili verilmiş fiziki, teknik ve ortam takibi kararı var. Dertleri, Kürt demokratik siyasetinin önünü kesmek, öbürleri kılıftı. Kürt sorununun barış yoluyla, meclis yoluyla çözülmesine karşı bize kumpas kurdular. Demokratik siyasete kumpas kurdunuz, derin mafyalarla iş kuranlara söylüyorum. Soruşturma savcısı çok açık bir şekilde ‘Dava dosyası bin küsür klasörden oluşuyor, bazı belgeler yok, onlar arayıp bulsun ben bulamam’ diyor. Sen bulamıyorsan ben nereden bulacağım, böyle bir savcı ve yargılama olabilir mi? Bu kumpas yargılamadır.

Bu kumpas 2015 darbe sürecinin devam ettiğinin göstergesidir, darbe başarılı oldu

6-7 yıldır hepimiz, yargılandığımız bu sürecin altında FETÖ’cü mü var bir araştırın diyoruz bunu da araştırmıyorsunuz. Bu 2015 darbe girişiminin devam ettiğinin göstergesidir. O darbe girişiminin asıl muradı, bu ülkede Kürt sorununu çatışma içinde bırakıp ekmeklerine yağ sürmek. Darbe başarılı olmuş, kimse demesin darbeyi başarısız kıldık diye. Hendek dediğiniz süreçteki komutanların hepsi darbeci çıktı, bu kumpas belgeleri toplayanlar darbeci çıktı. Darbecilerin mirasına sahip çıkıyorsunuz. Darbecilerin bu ülkede kurmak istediği siyasi kumpasların beka sorumlusu takipçisi haline geldi bu siyasi hükümet. Bizlere buradan hukuka uygun bir yargılama yapılıyormuş gibi kimse konuşmasın, biz hakikati biliyoruz. Bu hakikati anlatmaya devam edeceğiz.

AYM kararlarını uygulamama anayasal hukuk düzenine son verme girişimidir

7 yılı aşkın bir zamandır siyasi kumpaslarla cezaevlerinde tutuluyoruz, peki dışarıda ne oldu?  Ekonomi çöktü, savaş, çatışma var, komşuları ile ilgisi kalmadı, anayasa çöktü. Şu anda Yargıtay’ın Can Atalay üzerinden AYM ile yürüttüğü kavga ülkede, anayasal hukuk sistemine son verme girişimleridir. AYM’de bizimle ilgili bekleyen kararlar var ama siyasi baskılardan kaynaklı kararlar verilmiyor. 2018’den beri uzun tutukluluk ile ilgili başvurular var 6 yıldır orada bekliyor. Cevap veremiyor, niye veremiyor? Diyecekler ki, ‘sen teröristleri korudun.’  Demirtaş ile ilgili AİHM kararı var uygulamıyorlar, çünkü tehdit altındalar. Anayasal rejim çökmüş durumda. Artık bizim Anayasa mahkemesine ihtiyacımız var mı yok mu? Bunun son noktası bizim anayasaya ihtiyacımız var mı yok mu tartışmasına gelindi. Demokrasi denilen şey denetleme mekanizmasına bağlıdır, denetleme mekanizması sadece yargı, yasama faaliyetleri içerisinde değildir, eleştiri, protesto hakkı olmadan, özgür tartışma hakkı olmadan olmaz. Denge denetleme mekanizmasının en önemli ayağı demokratik toplum düzenidir, halkın örgütlenme hakkıdır. Kadınların, gençlerin, işçilerin eleştirme hakkıdır. Anayasal rejimlere hukuk devleti diyebilmek için düşünce ve ifade özgürlüğü, protesto hakkı, örgütlenme hakkı, basın özgürlüğü, sokağa çıkma, STK’nın örgütleme özgürlüğü olması gerekir.

Darbe yapıp bizi cezaevine, ülkeyi krize soktular

Türkiye’de demokratik toplum düzeni diye bir şey kalmadı. Darbe girişimi bahane edilerek, STK’lar kapatıldı, grevleri yasakladılar, sokağa çıkılamıyor. Bir basın açıklaması yapılamıyor, Türkiye’nin üçüncü büyük parti binası önünde bile basın açıklaması yaptırılmıyor. 2016’dan bu yana darbe yapıp bizi içeri koydular ya, örgütlenme hakkı, basın özgürlüğünü ortadan kaldırdılar. Bunun adı otoriter bir rejimdir. Bugün yaşadığımız krizlerin temelinde bunlar vardır. Kadın meclislerimizin toplantıları, kadın kurumları, kadın platformları ile yaptığımız görüşmeler suç sayıldı. Kadınlar sokağa çıkmadan dertlerini nasıl anlatacak? Parlamentonun, yargının hali ortada. Yargıya erkek dolmuş durumda, bu ülkedeki parayı, sermayeyi erkekler kontrol ediyor. Kadınlar ne yapacak? Evde baba, koca, patron erkek, devlet erkek, kadın ne yapacak? Kayyımların yaptığı ilk iş kadın kurumlarını kapatmak oldu. TRT6’de kadınlara dönük yapılan programda kadınlara yemek yaptırılıyor. Kadınlar zaten bunu evde yapıyor, bu mu kadınların geliştirilmesi? Buna itiraz ediyoruz kardeşim. Ben kendimi temsil edeceğim, her yerde kadın olarak ben kendimi temsil edeceğim, kendi sözümü kuracağım, programımı koyacağım. Buna engel olamazsınız. En fazla bizi cezaevine koyarsınız ama sözümüz sokaklarda olmaya devam edecek. Kadınları kutluyorum, bu rejime karşı seslerini kısmadılar, bizler de kısmadık, cezaevindeyiz diye susmayacağız.

Bir korku imparatorluğu yarattılar ama bunun üstesinden geleceğiz

Partimizin bütün faaliyetleri suçlanıyor. Adamın biri çıkmış kraldan çok kralcı, ‘Terör faaliyetleri’ diyor. Sen kimsin be bunu yazıyorsun. Haddini bileceksin. Demokratik siyasete yapılan bu darbenin geldiği son nokta, toplumu biat ettirmeye zorlamak, örgütlenme mekanizmalarını dağıtmak, ifade özgürlüğünü yerle bir etmek, basın özgürlüğüne el fatiha. Televizyonlardaki haberlerin vahameti ortada. Bir gazeteci konuğu komutan olsa bile ona ‘sayın komutan’ der ‘komutanım’ demez. Haberci kılığına girenler dışarıda, gerçeği söyleyen içeride. Buna da demokrasi denilecek! Bu demokrasi değildir, biz bu ülkede demokrasiyi yeniden inşa edeceğiz, örgütleneceğiz, kadın meclislerimizi, platformlarımızı kuracağız. Bir araya geleceğiz, yürüyeceğiz, korkmayacağız, bir korku imparatorluğu yarattılar ama bu korkunun üstesinden geleceğiz, yıkıp atacağız.

Bugün susanlar yarın konuşacak zemin bulamaz

Bizim düşünce ve ifade özgürlüğümüzü elimizden alamazsınız, bunu suç gibi gösteremezsiniz. İktidar gibi düşünmediğimiz için bizi yargılayamasınız. Bu korku imparatorluğunu yenmenin tek yolu; cesur olmak ve bu despotluğa karşı çıkmaktır. Karşı çıkmayan toplumlarda ne oluyor? Almanya Hitler öncesinde önemli bir hukuk tartışması başlıyor. Şimil Hitler’e yakın ve diyor ki; ‘seçimde en fazla oy alan kimse onun söylediği yasadır’ diyor. Şu anda Türkiye’de kurulmak istenilen rejim bu. Kesler de diyor ki; ‘çoğunluk öyle diyebilir ama halka da kulak vermek gerekiyor’ diyor. Anayasal rejim tartışması budur. Sonunda Kesler yüksek sesle itiraz etmediği için Şimil’in dediği oluyor ve Hitler Almanya’nın başına bela oluyor. Türkiye’de yürütülen Anayasa ve AYM arasındaki durum da tam da budur. Türkiye toplumuna sesleniyorum; bugün susarsak yarın konuşacak bir zemin olmayacak, bu kumpas davalarına susarsak diğer kumpaslara ses çıkaramayacağız. Şimdi cesur olma zamanı, özgürlüklere sahip çıkma zamanı şimdi. Yarın çok geç olabilir. Ne yapacaksak bugün yapalım, doğruyu örgütlemeliyiz, demokratik haklarımızı yeniden kazanmalıyız.

Kürtler ve Kürdistan bu coğrafyanın gerçeğidir

Savcı mütalaada ‘etnik terör’ diye bir tanım yapmış, ‘etnik terörün iki tane nedeni vardır’ demiş. Türkiye açısından, bizler açısından, Kürtler açısından bunun doğru olup olmadığına savcı mı karar veriyor? Kürtlerin tarihinin eveliyatının olmadığını, birilerinin bunu bahane ettiğini söylüyor savcı. Bu mütalaayı yazan, bu yargılamayı sürdürenler şunu kabul ediyor; ‘PKK bir neden değil bir sonuçtu, PKK diye örgüt çıktı bir çatışma çıktı.’ İyi niyet olarak yorumladık. Kürtlerin bir dili var Kürtçe, coğrafyası var adı Kürdistan. Kürt ve Kürdistan gerçekliği var. Bu toprakların kadim bir halkıdır. Kürtlerin anadilini kullanmadığı, kimliğini kullanmadığı bir gerçek. Daha geçen gün Diyarbakır milletvekilimiz Mehmet Kamaç, ‘ben buradan Türkçe konuşuyorum ama annem anlamıyor’ dedi. Bir vekil seçilmiş, meclise gitmiş, konuştuklarını annesi anlamıyor. Bu sizin için sorun değil mi? Siz kendinizi Kürtlerin yerine koysanıza, parlamentoya gitmişsiniz ama annen, eşin, kardeşin, köylün seni anlamıyor. Çünkü o dili bilmiyor, bunun adı haksızlık değil mi? O yüzden bunlar sözde nedenler değil gerçek nedenlerdir. Kürt halkının varlığının olduğu, Kürdistan diye bir coğrafyanın olduğu, Kürtlerin bu coğrafyada yaşadığı, kadim bir halk olduğu ve bu ülkedeki sistemin onları yeterince kapsamadığı, anadillerinde hakları olmadığı bir vaka ve hakikattir.

34 yıldır demokratik siyasette ısrar eden Kürt gerçekliğine saygı duyun, bu bir şanstır

Bizleri cezaevinde tutup, rantı cebe indirmek istiyorlar. Bırakmıyorlar ki nedenleri konuşalım, sürekli sonuç üzerinden konuşuyorlar. Bunları söyleyen herkese teröristir lafı kalıyor. Diyarbakır’da benim karşımda aday olanlar televizyonlarda gezip gezip ‘özerkliği bunlar getiremez, biz getirebiliriz’ dediler. Bunların gerçekliği bu, halkın gerçekliğini görmediler. Demokratik siyasetin önünü kapatarak, bu sorunların hiçbiri çözülemez. Ben burada siyasi görüşlerimi savunuyorum, erdemli bir kadın olarak gerçekte ne düşünüyorsam bunu savunuyorum ve bu kumpas delillerinizi kabul ettiğim anlamına gelmez. ‘Demokratik siyasetin önü kapandıysa ülkenin başı belada’ sözü nasıl suç oluyor, ülkenin başı belada değil mi? 34 yıldır bütün engellemelere, saldırılara, cezalara, tutuklanmalara, kayyım atamalara rağmen demokratik siyasette ısrar eden bir Kürt gerçekliği var, buna saygı duyun, bunu suç olarak gösteremezsiniz. Bu bir tehdit değil, bir şanstır. Bu şansı değerlendirmek gerekiyor, bu ısrara saygı duymak gerekiyor.

Merak ediyorum dün Dersim Katliamı için özür dileyen Erdoğan’ın bugün yaptıkları için kim özür dileyecek?

Bu ülkede ‘dağı kaç kere boşalttık yine doldu’ diyen bir genelkurmay var. Defalarca komutanlar şunu söylemişti; ‘bize diyorsunuz git savaş vur, bitir, yapıyoruz ama siyaseten neden çözmüyorsunuz’ diyor. En radikal olanları bile ‘Kürt sorunu silahla çözülemez, siyasi boyutlarını çözün’ diye defalarca demeç vermiştir. Kimyasal silah kullanın, ot üstünde ot bırakmayın diyen Doğan Güreş bile bunun siyasi boyutlarına bakın demiştir. Çözüm sürecinde parlamentoda kurduğumuz komisyonda, tüm boyutları konuşuldu, tartışıldı ama bu bir tercih. Bu hakikatleri yokmuş gibi göstermek, terörist olarak göstermek bir tercihti. 2011’de Erdoğan, Dersim’de olanlarla ilgili özür diledi ve Kemal Kılçdaroğlu’nun da özür dilemesini istedi ve yedi önemli belge açıkladı. Erdoğan, CHP’yi ve Kılıçdaroğlu’nu sıkıştırarak, siyasi rant devşirmek istedi. Sözünü söyleyip, CHP’ye karşı ‘Kürtlere bu zulmü yaptın’ diyen Erdoğan, aynı zulmü yapıyor. Yarın bir gün biri çıkıp sana bunları diyecek, neden bunu düşünmüyorsun. Kürt sorununu siyaset malzemesi yapa yapa büyüttüler. Bugün Erdoğan adına kim özür dileyecek merak ediyorum.

Kürt sorununun nasıl çözüleceğini 10 maddede ortaya koyarız

Barışı inşa etmek bir süreçtir, hemen olacak bir şey değildir ama bir yerden başlayalım. O başlayacak yer de demokrasinin önündeki engelleri kaldırmak ve kumpas davalarını kaldırmaktır. Çözemeyeceğimiz hiçbir şey yoktur yeter ki samimi olalım. 10 maddede Kürt sorununun nasıl çözüleceğini ortaya koyarız ve ortada bir irade var. 2015’te öz yönetim sürecinde hepimiz çaba gösterdik, o sorunu çözmek isteseydiler bu sorun böyle devam etmezdi. Füzeleri olan insanlar yoktu orada, siyaset ağırlığını koysaydı, iktidar bizimle görüşmelere gelseydi bu durumu bitirebilirdik, bu kentlerimizin yıkılmasına gerek yoktu. O komutanların darbeci olmaları tesadüf değildir, bilerek ve isteyerek olayları büyüttüler. Biz bu ülkenin vatandaşı değil miyiz? Söyleyin ‘vatandaşı değilsiniz, örgütlenme hakkınız yok, belediye başkanı olma, milletvekili olma hakkınız yok’ deyin.

Ömrüm yettiğince Suruç Katliamını lanetleyeceğim

7 yıldır benim önüme mütalaa, iddianame geldiğinde sürekli önüme Suruç Katliamı yürüyüşü geliyor. Hiçbir yere sığdıramıyorum, ne ahlaka, ne imana, ne dine, ne hukuka… Bu kadar büyük katliamdan sonra insanlar çıkar bunu protesto ederler. Eksik protesto etmişiz keşke daha fazlasını yapsaydık. Gencecik insanlar, Kobanî’deki çocuklara oyuncak götürüyorlar, bu kadar masum bir şey. IŞİD gibi barbar sürüsü gözüne kestirmiş ve gelip katletmiş. Suruç’taki gençler katledildiler, bunun anlamı şudur; ‘bu gençler şahsında bütün insanları katlediyorum’ demiştir. Bu katliamlar ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni tehdit ediyorum, ya gelip benimle anlaşırsın ya da insanları öldürürüm’ diyor. Diyarbakır’da böyle bir yürüyüşe ben de katıldığım için 7 yıldır önüme geliyor. Evet katıldım, hücremde o gençleri anıyorum, anılarına saygı duruşunda bulunuyorum, ömrüm yettiğince bu katliamı lanetleyeceğim. Bunu kimse suç diye, dava dosyası diye önüme getiremez.

Deniz’i, Hüseyin’i, Yusuf’u anmamı HDP propagandası yapmışlar, evet HDP propagandası yapıyorum

Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan’a dair, ‘İdam sehpasında söylediği halkların kardeşliği şimdi HDP’de yankılanıyor’ paylaşımım suçlama konusu yapılmış. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Meclisinde defalarca bu iddialarla ilgili özür konuşması yapılmıştır. Bunu getirip, ‘örgüt propagandası’ yapmak nedir ya! Bu insanlar ölüme gitmişler son sözleri bunlar, idam sehpasında bu sözü söylüyor, bu nasıl suçlama konusu oluyor? Ama biliyorum en büyük dert ikinci cümlede. HDP’nin siyasi propagandasını yapıyorum, destekliyorum. Halkların şiarını haykıran bir partidir HDP, bu suç mu?

Bu dava ile gözümü korkutmaya çalışanlar bilsin ki Esat Oktay gözümü korkutamadı

‘Neden halkların kardeşliğini savunmuşsun, o zaman sen teröristsin’ diyor. Böyle teröriste can kurban. Bütün insanlık değerlerini ortadan kaldıran bu ithamlar karşısında savunma yapma gibi bir pozisyonda olmak ağrıma gidiyor. Türkiye halklarına, bizim kardeşlik duygumuz idam sehpalarında, bu davalarda, cezaevlerinde, hücrelerdedir demek için konuşuyorum. Evet bizler dava kardeşiyiz, bu dava bizim davamız. Bu zihniyetin arkasında da darbeci mantığı, demokrasiyi katletme mantığı var. Diyarbakır cezaevinde o zulmü yaşadım, işkenceyi yaşadım. Bugün beni bu hücrelerle korkutmaya çalışanlar bilsin ki Esat Oktay beni korkutmadı. Bu memleketi o katil sürüsüne bırakmamak için ben sosyalistlerle beraberim.

Erdoğan meydan meydan, çektiğim acılar üzerinden oy devşirmeye çalışıyordu şimdi de cezalandırılmamı istiyor

Mecliste başkan olarak oturan dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, ben seçildikten sonra gelip beni ziyaret etti. Diyarbakır Cezaevi’nin müze olması için dosya teslim ettim ona, basına açıklama yaptık. Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanılan acıları hatırlatmak için değil, bir daha asla demek için bir müze olması gerektiğini söyledim ve kendisi de aynı fikirde olduğunu söyledi. Basına açıklamaları yaptıktan sonra gitti. O yıllarda Erdoğan meydan meydan gezip, ‘duvarların dili olsa da konuşsa’ diyordu. Benim çektiğim acılar üzerinden oy devşirmeye çalışıyordu, şimdi de benim yargılanmamı istiyor. Nasıl bir ülkede yaşıyoruz, niye her şey bu kadar karışık ve anlamsız? Şimdi kendileri bir şey yapmaya çalışıyorlar, umarım oradaki acıların anısına aykırı bir şey yapmadan müze çalışması sonuçlanır. Bunların suç olarak buraya konulmasının tek sebebi Kenan Evren’in zihniyetinin bugün bu dosyada yaşıyor olmasıdır.

Halkımıza sırtımızı dönmeyiz

Heyet olarak siz anlayın artık, kimse burada 3 yıldır sözünü sakınmadı, kimse siyasal görüşlerini kıvırıp dönmedi. Herkes dosdoğru bildiğini, siyasetini yaptığını, halka anlattığını burada da söyledi. Biz çünkü halka giderek bunları söyledik, oy istedik ve halk bize temsiliyet görevi verdi. Bize oy veren  halka sırtımızı dönmeyiz, o gün ne söylediysek, bugün de bunları söylüyoruz. Bağımsız Kürdistan deseydik, bugün de bunu söylerdik. Kimse siyasi görüşünden imtina etmez, ayıptır, öbür türlü tarihe karşı rezil oluruz, biz olamayız, biz halka ne söylediysek bugün de onları söyledik. Hücrede miyiz, siyasi rehine miyiz hiçbir kıymeti yok bunların, benim onurumun kıymeti var.

DTK’da görevim olsaydı bunu savunmaktan gurur duyardım

DTK faaliyetleri suç değildir, Cemil Çiçek resmi davetiye göndererek ‘gel mecliste çalış’ dedi. Ortada bir çözüm süreci vardı, tamamı yasama dokunulmazlığı ihlal edilerek, polisin yalan yanlış tuttuğu iftiralardan ibarettir. DTK, Kürt sorununun demokratik barışçıl yöntemlerle çözülmesi için en kapsamlı çalışmalar yaptı. DTK’da bir görevim olsaydı bunu savunmaktan gurur duyardım ama onun ötesinde kumpasa da evet demem. Ben hukuki savunma yapmıyorum, ben bu kumpası teşhir ediyorum, ortada suç yok çünkü. Rahmetli annem derdi ki; sen doğru dur yanlış belasını bulur. Bu savcı da belasını bulmuş. DTK, Kürt sorununun barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözülmesi için kurulmuş ve herkes orada yer alıyordu. Herkese açık bir platformu terörize edemezsiniz.

Bizi tutuklamasalardı Diyarbakır’da raylı sistem hizmete girecekti

DTK’yı bahane ederek siyasi kumpas kurdular. Halkın malı olan Diyarbakır Belediyesi’ni çetelerine peşkeş çektiler. Kayyımlar, kentteki bütün sosyal hizmetleri eşit ve adil olmaktan çıkarıp yandaşlara peşkeş çekip, AKP’ye oy devşirmenin aracı haline getirdiler. Bunu ben söylemiyorum, Sayıştay raporu söylüyor. Yıllarca benim peşime müfettiş taktınız tek bir şey bulamadınız ama kayyımlarınıza bakın. Belediyenin kayıtlı kuruşunu tek kişiye veremezsiniz. Kayyım döneminde DBB’de sosyal yardımların kime dağıtıldığına dair kayıt olmadığı için inceleme yapılmamış. İşte belediyeyi o yüzden aldılar, yandaşlarına kadrolaşma imkanı açtılar, özel kalemi devri daim yaparak yandaşlarını habire memur yaptılar. Sayıştay raporlarında ortaya çıktı ki ihalesiz minibüs ve taksi plakalarını satılığa çıkarmışlar. İplik Mahallesi’ni satılığa çıkarmışlar. Kayyımların Diyarbakır’a yaptığı kötülüğün hadi hesabı yok. Hafif raylı sistem projesine Osman Baydemir’in başkanlığı döneminde başlamışlardı, ben görevi devraldıktan sonra revize ettik, onaylandı. Solculuğuma helal getirerek, gidip dünya bankasından kredi istedim, krediyi aldım mecliste kararımızı aldık. Beni tutuklamasalardı Diyarbakır’da raylı sistem hizmete girecekti. Önümüzde bir seçim daha var, Diyarbakır halkının da Türkiye halklarının da bu rantçılardan hesap soracağına inanıyorum. Halkın iradesini gasp edenlere, halk en büyük cevabı verecektir. Buna yürekten inanıyorum.

Özerkliği yerel demokrasi için önerdik 

Türkiye’de artık yerel demokrasi diye bir şey yok, ruhuna el fatiha. Hiçbir dönem yerel yönetimler bu kadar güçsüz bırakılmamıştı. Kredi alma hakkı yok, imar hakkı yok, her şeyi merkezi hükümete bağladılar. Toplu taşımada ücret belirleme yetkisini bile merkezi hükümete bağladılar. Yasal düzenlemede yerel yönetimlerin hiçbir hakkı kalmadı. Biz özerkliği savunurken, sadece Kürtler için, etnik kimlik için değil, Türkiye’nin tamamı için yerel ve yerinden yönetim için bir demokrasi formülü olarak önerdik. Kürt sorununun çözümüne katkı sunacak diye de önerdik. Bu Türkiye’yi güçlendirecek tek siyasi öneridir. Özerkliğin devletin bölünmesiyle zerre kadar alakası yoktur. Özerkliği uygulayan ülkeler var ve bölünmüyorlar. Neden yalan söylüyorsunuz? Biliyoruz sizin derdiniz demokrasi değil, sizin derdiniz tek yönetim. Devleti yıkalım, Kürdistan’ı kuralım diye bir şey yoktur demokratik özerkliğin içinde. Türkiye bazı yerlerde özerkliği destekliyor, oradakiler etnik olarak Türkler diye mi? Türklerin kendilerini yönetime katma hakkı var da Kürtlerin yok mu? Kürde günah, Türke mübah mı? Demokrasi, insan hakları, yönetmek herkesin hakkıdır. Bu evrensel bir haktır, insanlar yüzyıllar boyunca mücadele ederek bu hakkı kazanmıştır. Yalandan, iftiradan bunu suçlama konusu yapamazsınız.  

Önerdiğimiz özerklik modeli meşru, demokratik ve tarihseldir

Kürtler her zaman bu topraklarda dar gün dostu olmuştur. Kürtlerin dilini, tarihini, coğrafyasını inkar etmeyin. Birlikte bir coğrafya kurulmasına saygı duyun. Bizzat Erdoğan’ın ağzında özerkliğe dair konuşmaları vardı. Ama o iktidara gelmeden önceydi diyebilirsiniz. 2002’de Erdoğan’ın halka vaadi, ‘ben reform yapmaya geldim’ dedi. Reformcu diye gelip içinden bir diktatörlük çıktı. Nereden nereye! Bir ülkenin demokrasisi konjonktürel olamaz, demokrasi sizin oyuncağınız değil. Evinize oyuncak alırsınız, yaşınız başınız gelmiş torunlarınızla oynayın ama bu ülkenin demokrasisiyle oynamayın. Bizim önerdiğimiz demokratik özerklik modeli meşru, demokratik, tarihsel nedenleri olan, sonuçları ve bağlamı olan, son derece önemli bir siyasi çözüm modelidir. Bunu kimse suçlama konusu yapmamalı, yapıldığında bu ülkeye yapılacak kötülüktür. Bugün kimse korkudan ağzına demokratik özerkliği alamıyor. Özerklik kelimesi başlı başına bir suç olarak gelmiş, direniş, örgüt kelimeleri  başlı başına suç olmuş. Özerklik tartışmasının bu topraklarda iki yüz yıllık bir tarihi vardır. Bunu terörize edemezsiniz, bu ülkenin geleceği buradadır.

Ben ve arkadaşlarım sanık değil davacıyız

“Bu bir savunma değildir. Ben ve arkadaşlarım sanık değil davacıyız. Bizler insan haklarına karşı, kadın haklarına karşı savaş açanların karşısındayız. Bizi yıllarca siyasi rehine olarak tutanlardan davacıyız. Bu kumpasları kuranlardan davacıyız. Barış ve çözüm konusunda bu kadar çaba sarf ettiğimiz halde hala savaşta ısrar edip bu ülkenin evlatlarını ölmeye ve öldürmeye gönderenlerden davacıyız. Barışı savunduk diye bizi yargılamaya çalışanlardan davacıyız. Bu siyasi rehinelik sürecimizde babamı, abimi, yengemi, yeğenimi, ablamı, amcamı, dayımı ve halamı kaybettim. Hiçbirinin son anlarında yanlarında olamadım, vedalaşamadım. Bu vesileyle Selahattin Başkana da babasının son anlarında yanında olamadığı için dayanışma duygularımı iletiyorum. Kendisini onurlu duruşu nedeniyle kutluyorum. Bize güç veren bu onurlu duruşumuzdur. Bu ülkede hukuksuzluğun kökü bu kadar acımasızdır. Bunun adı kötülüktür. Bu kadar örgütlü bir kötülüğün olduğu yerde yapacak tek şey insanlık değerlerine, erdeme, onurlu bir yaşam duruşuna sonuna kadar sahip çıkmak ve ödetmek istedikleri bedellere rağmen ayakta kalmak ve mücadeleye devam etmektir.”

Beyanlarını 3 ana başlık altında yapacağını söyleyen Kışanak, ilk olarak “Kadınların Özgürlük Mücadelesi” başlığı altında değerlendirmelerde bulundu. “Kadın yaşamın kendisidir” diyen ve “Ne kadın bilincine sahip olduğum için ne feminist olduğum için ne de kadınlarla birlikte mücadele ettiğim için beni suçlayabilirsiniz” tepkisini gösteren Kışanak, “Ben sizi suçluyorum. Erkek devlet mantığıyla bu ülkeyi uçuruma sürükleyenleri suçluyorum. Darbeci yargı mensuplarını suçluyorum. Suçlu olan sizsiniz. Kadınların barış mücadelesi suç değildir. Kadınların eşitlik mücadelesi suç değildir. Yok mu sağınızda solunuzda bir FETÖ’cü? Kadınların demokrasi ve barış mücadelesine devam edeceğim diye yazılsın bir yere. Bu suç ise suç işliyorum” dedi.

Hani Kürtlere ayrımcılık yapılmıyordu, hani eşit vatandaştık?

Kobanî Davasında yargılanmalarının sebebinin çok açık olduğunu dile getiren Kışanak, Kobanî’de IŞİD’in insanlık dışı uygulamalar yaptığını ve hala Türkiye’de Êzidî kadınların IŞİD tarafından satıldığını kaydetti. Kışanak, “IŞİD, yarın Şengal’de aynısını yapmasın diye yaptım. ANF’de, ‘Yarın geç olabilir ne yapacaksak şimdi yapmalıyız, Kobanî de Şengal gibi olmasın. IŞİD’i durduralım’ diye haber çıkmış. Bunun neresi suç, böyle suç olabilir mi? İktidara diyorum; bu konudaki söylediğimiz sözleri takip etsinler, bu davanın talimatlarını verenlerin önüne koysunlar. Hani bu ülkede Kürtlere ayrımcılık yapılmıyordu? Hani eşit vatandaştık? Mütalaada, ‘kişinin siyasi düşünceleri, ırkı, cinsi, dili dava konusu değildir’ diyor. ‘IŞİD’i, durdurmak lazım, IŞİD Kürt kadınlara karşı cinsel suçlar işliyor, katliamlar yapıyor’ demek benim siyasi düşüncelerim değil mi? Neden yargılıyorsunuz? Bunun cevabı mütalaada var. Mütalaada, Kobanî’de 200 binin üzerinde sivil insanın yaşadığı söylenmiş, ANF’de yaptığım açıklama konulmuş. Mütalaa kendisi yazmış IŞİD’in adım adım geldiğini. Kadına karşı işlenen cinsel suçlar insanlık suçudur, zamanaşımına bile tabi değildir. İnsanlık adına, kadınlar adına onlardan hesap sormak lazım. Türkiye Cumhuriyeti’ne ve iktidarına düşen Kobanî halkının yanında olmaktı. Eğer kabul etmiyorsan, kimliği ile sorunun vardır.”

Tarih diyecek ki mahkeme IŞİD’in yanında durdu

IŞİD’i durdurmak için çağrıların yapılmasının bir insanlık görevi olduğuna vurgu yapan Kışanak şöyle devam etti:

“Ben de bunu yaptığım için mi beni suçluyorsunuz. Bunlar suçlama konusu yapıldığı için bu dava kimin IŞİD’in yanında olduğunu, kimin de karşısında olduğunu gösteriyor. Tarihe böyle geçecek. Eğer namusa, ahlaki değerlere dair bir tutumunuz varsa bu konuları suçlama konusu olmaktan düşüreceksiniz. Sebahat, Selehattin, Gültan, Figen, Ayla bunlar insanların ölümüne neden olmadı. Hayatımız boyunca kimseye bir fiske dahi vurmamışızdır. Buradaki insanların ailelerinde bile şiddet yoktur. Böyle erdemli büyüdük. Tarih bu mahkeme heyetinin IŞİD’in yanında durduğunu söyleyecek. İktidara buradan sesleniyorum; sabahtan akşama IŞİD bitsin diyorsunuz. Ben IŞİD’i durdurduğum için yargılanıyorum. Neden yargılıyorsunuz? 2014 yılında ANF’de haber çıkmış ve ortada ne bir dava var ne bir soruşturma var, kimsenin haberi yok. Ne zaman ki ‘karşı hamle yaparız’ açıklaması Saray’dan geldi, o zaman Selahattin ve Figen Başkan için tutuklanma kararı verildiği gibi bizi de toplayıp bunların içine koydular.”

Soylu ‘siyaseten yaptım’ dedi, yarın öbür Erdoğan da aynı şeyi söyleyecek

“Bu utançtan kurtulmak sizin elinizde. Atanmış bir heyet ile karşı karşıyayız. Hiçbir şey hukuka uygun yapılmadı. Selahattin Başkan beyannamesinde ayrıntılı sundu. Sizden önce kararlar verildi, idam diye insanlara alkışlattılar. Herkes kendini kurtaracak ama siz bu karara imza attığınız için kurtaramayacaksınız. Süleyman Soylu, ‘Siyaset gereği İBB’de terörist var dedim’ dedi. Yarın bir gün Erdoğan’da ben de öyle bir şey yaptım diyebilir. IŞİD’in yanında mısınız? yoksa IŞİD’e karşı insanlığı savunanları yargılayacak mısınız? Buna karar verin, bu sizin siyasi sorumluluğunuz. Biz bir ceza tehdidinden korkuyor muyuz, korkmuyoruz. Bu benim sorumluluğum. Doğrunun, haklının, iyinin ve güzelin yanında oldum. Yanlışa ortak olmadım, buna başka kılıflar uydurmaya çalışmadım. Siz de bununla karşı karşıyasınız.”

1200 sivil katledilmesine rağmen Gültan Kışanak’a idam diyeceksiniz

“Öz yönetim süreçlerinde ‘İnsanlar susuz kaldı, suya erişsinler, ölmesinler’ dediğimiz için bizi yargılıyorsunuz. Nerede eşitlik? Bin 200 sivilin ölümü iddiası ortada bulunurken, bu ölümleri cezasızlık kanuna alacaksınız ama Gültan Kışanak’ı idam ettireceksiniz. Bir milyonun üzerinde insan evlerini bırakıp boş yerlere, dükkanlara, barakalara sığınmak zorunda kaldı. O insanların neler yaşadığını ben biliyorum. Böylesi bir dönemde belediye başkanı olmak kadar zor bir şey yoktur.”

Diyarbakır Cezaevinde işkence görürken bu kadar zorlanmamıştım 

“Diyarbakır Cezaevindeki vahşeti yaşamış bir kadın olarak söylüyorum; Esat Oktay’ın vahşi yöntemlerinin üzerimde uygulandığı dönemde bu kadar zorlanmadım. Diyarbakır’da 28 Aralık 2015’te -8 derece havada sabaha karşı anons yaptılar, ‘çıkan çıksın çıkmayan hedef olur’ dediler. O gün 23 bin insan Sur’daki ablukada üzerinde bir hırka, gömlek ve bebekleriyle Sur diplerinde kalmak zorunda kaldı. Belediye sabahtan akşama kadar istisnasız durmadı, belediye hizmetleri yapamayacak hale gelmişti. İnsanların ekmeği, suyu, elektriği yoktu. Belediyenin telefonları kilitlendi aylarca. Keşke hepimiz daha çok şey yapabilseydik de o gün ölümler, o vahşet dursaydı. Bunu yapamadığımız için kendimi mahcup hissediyorum. Ama elimizden geleni yaptık. Başvurmadığımız yer, konuşmadığımız yer kalmadı. Bir kadın ve insan olarak bu kadar zorluk çeken insanlara sırtımı dönüp keyif çatamazdım. Bugün Meclis’te yapanlar gibi, yoksulların çocuklarını ölüme gönderip Saray’a gidin eğlenin. Bunu yapamadım, insanım, vicdanım var benim.”

Vali müdahale edemedi, operasyonları yardımcısı organize ediyordu

“Fatma Ateş 65 yaşında bir kadın. Sabahın köründe belediyeye telefonlar geliyor. Fatma Ateş, yaralanmış, kan kaybından ölecek. ‘Başkan annemizi oradan kurtarın’ diyorlar. Tam da o gün Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Kati Peri, sekreteri Diyarbakır’a belediyeye ziyarete gelecek. Kati Piri de buna denk gelince bizimle geldi. Valiye durumu anlattık. Sağlıkçıların ‘Biz gider alırız, yeter ki Özel Harekat ateş açmasın’ dediğini aktardık. Vali Bey, o dönem insani yaklaşabilen ender valilerden birisiydi ama ‘Gültan Hanım benim elimde bu konuda bir yetki yok. Bu olaylarla ilgili kişi Vali Yardımcımız Mehmet Demir’dir. Gidin onunla konuşun’ dedi. Bir kentin belediye başkanı, milletvekilleri gidip bir şey yapalım diyor, vali benim yetkim yok bu işleri organize eden vali yardımcısı diyor. Bunu neyle izah edeceksiniz? Bunun izahı yok. Bunun tek bir izahı vardır o da BM’nin raporunun söylediği gibi insan hakları askıya alınmıştır.”

65 yaşındaki kadını kurtarmamıza izin vermediler

“Biz o gün saat 16.30’a kadar Fatma Ateş’in kan kaybından ölmesin diye yalvarıp durduk. En son ikna ettik ama ambulans gitmedi, çünkü ‘çıkarsa alın’ dediler. Fatma Ateş öldü ve bizi sokmadılar oraya. Bunun gibi daha nice hikaye var. Bütün bunlar orta yerde dururken, Gültan Kışanak’ın ‘sokağa çıkma yasağı kaldırılsın’ isimli yürüyüşe katıldığı fotoğraf var deniliyor. Bu dertlerimizi anlatmak için adliyeye gitmiş tüm vekillerimiz, ben de adliye önünde dertlerimizi anlatmak için basına konuşmuşum. Bütün suçum bunlar. O tarafa yargılama yok, Gültan Kışanak yürüyüşe katıldığı için ve basına demeç verdiği için yargılansın. O günlerde zaten benim konuşmaya mecalim yoktu. Konuşsaydım konuşurdum, yuttum, yutkundum bir sivili çıkarabilmek için.”

Vicdanımın sesini yargılayamazsınız, beni susturmaya hiçbirinizin gücü yetmeyecek

“Sur’un nüfusu 55 bin, 23 bini çıkmıştı ve hala o insanlar abluka altındaydı. Bugün Gazze’yi konuşuyoruz değil mi? Biraz da Sur’u konuşalım ki inandırıcı olsun. -8 derecede tüm belediye çalışanları toplayıp, sokak sokak insanlara yardım derdine düştük. Bu bir insanlık görevi, kimse bunun için beni yargılayamaz. Suç işleyenler ortada, onları yargılayın. Vicdanımın sesini yargılayamazsınız. Beni yargılayamayacaksınız. Beni susturmaya hiçbirinizin gücü yetmeyecek. İnsan kalabilmek için yaşıyorum. İnsan olabilmek için vicdan sahibi olmak lazım. Hiçbir ceza tehdidi benim vicdanımın sesini susturamaz. Oradaki insanlar bir parça ekmek için direndiler, ölmemek için direndiler. Ekmek yok, su yok; silah sesi var, bomba sesi var ve bu insanlar feryat ettiler. Sur’un nüfusu 55 bin kişiydi. O süreçte 6-7 kez 3-4 saatliğine ablukayı kaldırdılar ve sadece 23 bin kişi çıktı. Şimdi Sur’da yeni şeyler yaptılar, kamulaştırma ile insanların evlerine el koydular. Bunun için yaptılar, bu rantı yemek için yaptılar. Onun için ben burada yargılanıyorum. Daha 1 ay önce orada yapılan otel ve restoranları ihaleye açmışlar. Yoksulları oradan çıkarıp atma, zenginleri oraya yerleştirme operasyonuydu. Bunun için ben burada yargılanıyorum. Ne kadar kamulaştırılmış, halka kaç para verildi? Sur’da önce yaşayan insanlar kimlerdi, şu an kimlerdir? Araştırın.”

Yoksulların çocuklarını paralı asker diye savaşa gönderdiniz

“Sur’u talana ve ranta açtılar. Bu kadar kanın ve gözyaşının üzerinde birileri para kazandı ve utanmadılar bundan. Her şeye rağmen bütün bu acıya, travmaya rağmen dönemin Kültür Bakanı Mahir Ünal gelsin tanık olarak dinlensin. Yıkımdan sonra bunların üzerine birileri konmasın diye İdris Baluken ile birlikte dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanının yanına gittik. Rant alanına çevirmeyin dedik. Çağırın Mehmet Özhaseki’yi gelsin dinleyin. UNESCO’ya kültür mirası olarak kabul ettirdik. Kayyım KHK’sının içerisinde maddeler ekleyerek, belediyenin sit alanlarının hepsini ortadan kaldırdılar. Bu savaşın arkasında hırsızlık, çıkar, rant var. Bugün gelen askerlerin ailelerinin evlerini görüyoruz. Bu savaş doğrudan doğruya sınıfsal bir hale gelmiştir. Bu savaş bir sınıfsal karakter kazanmıştır. Bu savaşın yükünü yoksulun sırtına attınız. Yoksulun çocuğunu paralı asker diye ölüme gönderdiniz. Bu savaşa karşı çıkmak, bu ölümü durdurmak, herkesten önce işçilerin, emekçilerin ve yoksulların görevidir. Bunu durdurabiliriz. Bizim sırtımızdan para kazanmalarına izin vermemeliyiz. Yeter artık!”

Bu trajedinin yükünü 20-25 yaşındaki gençlerin omuzlarına yüklemek vicdansızlıktır

“Cumhurbaşkanı çatışma da yaşamını yitirenlerin ailelerini arayarak, ‘Bir savaşın içerisindeyiz’ diyor. Bugüne kadar 100 bin insanın yaşamını yitirmesine yol açan bu trajediye son vermenin zamanı gelmedi mi? 20-25 yaşında gencecik, yaşama hayali olan insanların sırtına bunu yüklemek vicdansızlık değil mi? Siyaset ne için var? Siyaseten bu sorunlara neden bir yol bulamıyoruz? Çünkü siyaseti, çözüm önerilerini, barış taleplerini yargılıyorsunuz. Böyle devam ettiği sürece bu ülke sorunları çözülmez. Cumhurbaşkanı, ‘Bulunduğumuz coğrafyanın jeopolitik maddiyatını ödüyoruz, bu yüzden ekonomimiz böyle’ dedi. Ekonomi kayıplarımızın, bugün yaşanılan yoksulluğun gerekçesi jeopolitik konum olarak gösteriliyor. Bu ülkenin kaynaklarını heba ettiler. En önemli kaynak barışı ve huzuruydu.”

“İçeride huzuru temin edemeyen hiçbir yer işini doğru düzgün yapamaz. Bu kadar çok düşmanın varsa ve sorunlarına çözüm bulamıyorsan herkes istediği gibi kullanır. Neden çözüm bulamıyorsun? Neden Kobanî’ye sen yardım etmedin? Neden sorunlarımızı çözemiyoruz, neden yurttaşlarımızı insan yerine koymuyoruz? Kürtlere sizin de hakkınız var, bu coğrafyanın kadim halklarından birisiniz neden diyemiyoruz? Bu soruya doğru cevap vermeyenin bir sorunu çözme şansı yoktur. Basınla kavgalı, siyasetçilerle kavgalı. Ondan sonra bizi terörist ilan ediyor. En büyük terörist bu ülkenin geleceğini düşünmeyen, bu ülkeye iftira atan kişidir. Dünyanın her yerinde savaş ve çatışma ayrıştırır, milliyetçiliği körükler. Yazılı olmayan bir kuraldır bu. İnsan ilişkilerinde de bu böyledir.”

Konuşarak çözemeyeceğimiz sorunumuz yok

“Bu insanların 100 yılını neden heba ettiniz? AKP’ye yakın medyada, ‘karşılıklı milliyetçiler artıyor, başımıza bela açar’ diyorlar. Savaşın olduğu yerde milliyetçilik artar, militarizmin olduğu yerde insan hakları ihlal edilir. Konuşarak çözemeyeceğimiz hiçbir şey yok. Öyle devasa bir sorunumuz yok. Yeter ki çözmek isteyelim. Ben bugün iktidarda, bu kadar büyük laflar eden insanlarda bir çözme iradesi ve aklı göremiyorum. Hepimizin üstünde durması gereken budur. Bu ülkeye hizmet etmenin en büyük yolu barış, çözüm ve diyalog sesini yükseltmektir. 64 yaşıma geldim, sürekli terörist lafını duyuyorum. Yazık değil mi bu ülkeye? Genç bir nüfus dünyanın bulamadığı bir şey ama gençlerimizi heba ediyoruz. Emperyalist ülkeler oradan buradan işçi almaya çalışıyor. Ama bizim insanlarımız bu kavgada, bu yoksullukta ya birbirini öldürüyor ya mafyanın eline düşmüş ya da yurt dışına kaçma peşinde. Ey iktidardakiler bunu neden yapıyorsunuz? Dış siyaset bitmiş, bir Putin kalmış o da beli değil. Kardeşim sen kendi halkınla barışmayı neden denemiyorsun, çok mu zor?”

Kadın mücadelesi barış mücadelesidir

“Kadınlar bu savaşın en büyük mağdurudur. Bazı kadınların yaşamlarını yitirmesi, çatışma süreçlerinde taciz ve tecavüze maruz kalmaları, ganimet olarak satılmaları, göç yollarına düşmeleri, şiddetin kanıksanması nedeniyle şiddetin artması… Bu savaşın çıkmasına ve devam ettirilmesine karar veren erkekler ama en ağır bedelini yaşayan kadınlar. O yüzden dünyanın neresinde bir çatışma varsa kadınlar canlarını dişlerine takıp o savaşı durdurmak istiyorlar. O yüzden kadın mücadelesi barış mücadelesidir. Barışın olmadığı yerde bizim kendimizi koruma şansımız yok. Kobanî’de IŞİD saldırılarında en az 300 bin kişi Türkiye tarafına geçti, çadırlarda kaldı. Bunların çok büyük bir kısmı kadınlar, yaşlılar ve çocuklardı. Hepsinin gözü sınırdaydı. Bir an önce çatışma bitsin diyorlardı, evlerine dönmek istiyorlardı. Biz Kobanî’nin o durumunu gördüğümüzde kimse dönmez diyorduk ama insanlar döndüler. Kimse mülteci olmak istemez. Kadınlar şunu çok iyi biliyorlar; savaş demek kadınların tüm haklarının askıya alınması demek. Kadınlar bunu bildikleri için dünyanın her yerinde barış mücadelesi için en öndeler. Barış mücadelesi kadınların yaşam mücadelesidir. Şu anda erkekler Gazze’deki savaşı rakamlara indirgemişler. Oradaki rakamları yarıştırarak mı siz siyaset yapıyorsunuz? Orada o bombardıman altında yaşamını yitiren, yaralanan, çocuğuna bir parça yemek arayışına giden kadınların acısını yüreğimizde hissediyoruz. Ama sabah akşam Gazze’yi ağızlarına pelesenk edenler, kadınların feryatlarını duymuyorlar, kadınların yaşadıkları da çok da umurlarında değil. Şu anda Batı Şeria’da Filistinlilerin hakları varsa kadınların mücadelesinin sonucudur.”

Kadınları ne vatan haini ne de terörist olarak gösterebilirsiniz

“Dünyanın başka coğrafyalarındaki savaşın yükseldiği yerlerde kadınlar ya terörist ya da vatan haini olarak ilan ediliyorlar. Kadınların tek bir derdi var savaş bitsin, barış olsun, çözüm olsun, kimse ölmesin. Kadınlara karşı insanlık suçu işlenmesin. Bunu söylüyor kadınlar. Yugoslavya dağılırken kadınların ne yaşadığını biliyor musunuz? Bu etnik çatışmanın durması için ne mücadele verildiğini hiçbirimiz bilmiyoruz. Bunu öğrenme derdimiz yok. Savaş kutsanması gereken bir şey ama barış suç, kafa böyle. Sırbistan’da kadınlar, Belgrad Meydanında toplanan kadınlar siyah giyinerek savaşa tepkilerini ortaya koydular. Bizim ülkemizde ne oldu? ‘Bu savaşa ortak olmayacağım’ diyen akademisyenleri sürüm sürüm süründürdüler, biz de yargılanıyoruz. Barış olsun dediğim için yargılanıyorum. ‘Mücadele siyasetle olur, bu ölümler dursun’ diyen Kürt olmayan kadınlar da vatan hainliğiyle suçlanıyorlar. Ne vatan hainiyiz ne teröristiz, biz kadınız kadın! Onurlu bir barış istiyoruz, erkeklerin çatışmasından bıktık. Kadınlara ne terörist diyebilirsiniz ne vatan haini. Kadınlar yüreklerinden gelen sesle dünyada olduğu gibi barış talebinin en güçlü savunucularıdır. Kadınların barış mücadelesi asla ve asla suç olarak gösterilemez.”

Tülbenti yere atmak ahlaki kuralları hatırlatmaktır

“90’lı yıllardan bu yana kadınlar, bir taraftan kadın olarak yaşadıkları sorunları çözmek için mücadele ederken, Kürt kimliğiyle yaşanılan sorunları çözmek için demokratik bir taraf da oldular. Örgütlendiler, eylem yaptılar, yaşadıkları sorunları dile getirdiler. 90’lı yıllardan bugüne demokratik siyasette yer alan kadınlar içerisinde Barış Anneleri hep ön saflarda yer aldılar. Bir tek sözleri vardı; ‘Benim yüreğim yandı, başka anaların yüreği yanmasın’. Partimizin kongrelerine, yaptığımız toplantılarına bakın Barış Anneleri oradalar. Bu bize, bütün kadınlara barış konusunda mücadele etmemiz gerektiğini hatırlatan bir sembol. Bunları gördükçe mücadele ediyoruz. Kürt kadınlar için başındaki tülbenti yere atmak kültürel bir koddur. Çözülmesi gereken zor bir çatışma, kavga varsa, kadın kalkar beyaz tülbentini yere atar ve o savaş, çatışma durur. Onun için o analar başlarına o tülbentleri takıyor. Tülbentin yere atılması ahlaki kuralları hatırlatmaktır. Bu kültürel kodlarımızla da barış mücadelesini kendimize şiar edindik. Türkiye feminist kadın hareketinin bu konuda çalışmaları oldu. 8 Mart mitinglerinin ana konusu barıştır. Barış için kampanyalar, nöbet eylemleri yaptık. Barış, barış ve barış dedik. Savaşın bize ne kadar ağır bedeller ödeteceğini bilerek yaptık. Biz kız kardeşlik hukukumuzu korumak için mücadele ettik. Bu topraklardaki kadınların barış mücadelesi, Filistinli kadınların mücadelesinden az değildir. Barış İçin Kadın Girişimi adı altında bir platform oluşturduk. Her hafta barış nöbetleri tutuldu, kadın toplantılarında barışın neden önemli olduğu anlatıldı. Ama bugün görüyoruz ki bunları suç olarak buraya koymuşsunuz.” 

Çözüm Sürecini heba edenlerden davacıyım 

“PKK ve hükümet arasında bir görüşme başlamıştı. Sayın Öcalan ile devlet arasında görüşme başlamıştı. BDP’de hükümetin de kabul ettiği bir demokratik kulvarda bu işi çözmek konusunda üzerimize düşeni yapmak için rol aldığımız bir süreçti. Bu süreçte kadınlar, kadın özgürlük mücadelesi adı altında bir araya geldi Çözüm Sürecine dahil olmak için. Dünyanın neresinde kadınlar buna dahil oldu? Sorunlarımız nedir diye dahil olmak istedik. Toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifi ile nasıl olur bunun üzerine binlerce toplantılar yaptık. Her yere gittik. Bu çabalar sonucunda da Ceylan Bağrıyanık İmralı’ya giden heyete dahil oldu. Akil İnsanlar kurulurken, daha fazla kadın olsun diye mücadele ettik. Bizim mücadelemiz sonucunda Akil İnsanlar Heyetine kadınlar dahil oldu. Şimdi bunların hepsini önümüze suç olarak getiriyorsunuz. Bunlar suç değildir. Çözüm Sürecini heba edenlerden davacıyım, masayı devirenlerden davacıyım, Dolmabahçe Mutabakatı’nı bir gün önce açıklayıp sonra haberim yoktu diyenlerden davacıyım. Çözüm Sürecine dahil olmak için ortaya koyduğumuz emeği suç olarak gösterenlerden davacıyım. Bu davalar tarih karşısında mutlaka yer bulacaktır.”

Öcalan barış rolünü yerine getirmeye hazır

“Sayın Öcalan ile ilgili yapılan bazı yürüyüşlere, mitinglere katıldığım için suçlamalar var. 2012’de yapılan açlık grevinde cezaevlerinde tabut çıkmasın diye yürüyüşe katıldığım iddiaları var. Sayın Öcalan’ın barış konusunda bir misyonu olduğunu, çözüm konusunda bir imkanı olduğunu sadece biz değil devlet kabul ettiği için 28 Ekim 2012’de Başbakan Erdoğan’ın ağzından duyduk İmralı’da görüşmeler yapıyoruz diye. Neden yapıldı? Burada bir imkan var, Sayın Öcalan kendi rolünü böyle tarif etti. Ben gazeteciyim, siyasetçiyim, kadın aktivistiyim, Türkiye siyaseti tarihinin tanığı ve aktörlerinden birisiyim. Sayın Öcalan’ın Suriye’den çıkarken ki konuşması hala aklımda. Türkiye’ye getirildiği günden bugüne komplonun bütün ayaklarını teşhir etti. ‘Benim misyonum barıştır, buradayım, hazırım’ dedi. O gün bugündür de barış için katkı sunuyor. Devlet de her politik değişim olduğunda oraya gidiyor. Türkiye’ye getirilme tarihi olan tarihte yürüyüşe katılmışım, 4 Nisan’da Halfeti’de bir tören var oraya gitmişim. Ey hükümet, iktidar; 2013’te Hakan Fidan Sayın Öcalan’ın mektubunu getirdi, 21 Mart Newroz’unda okundu. Daha üzerinden ne kadar geçti de suç oldu? Bunun adı suç uydurmaktır. Bunlar meşru, demokratik taleplerdir. Kanıtı yok, bilirkişisi yok. Yine aynı taleplerle cezaevlerinde şimdi de İmralı kapılar açılsın diye açlık grevleri var. 2012’de de aynı talepler vardı. Sadullah Ergin beni aradı, ‘Öcalan’dan mektup geldi kardeşine verdik, açlık grevlerini bitirin’ dedi. Ne olmuş ben açlık grevleri bitsin dediğimde? Polis tutanaklarının tarihi 2012. Bana tuzak mı kurdunuz, neden fezleke olarak göndermediniz? Yok öyle konjonktüre göre suç çıkarma olayı. 2012-2013’te hangi noktada isem yine aynı noktadayım.”

Seçim için değil akan kanı durdurmak için Öcalan’ın kapısını aşındırın

“Bu sorunun iki boyutu vardır. Bir boyutu silah, çatışmadır. Sayın Öcalan’ın çözme odağı olduğunu hükümet de biliyor. Bu akan kanı durdurmak için İmralı kapılarını açın. Seçim zamanı kapısını aşındırmayın, bu ülkenin evlatları için yapın, bu da suç değildir. Kürt sorununun ikinci boyutu ise hak ve özgürlükler konusudur. Siyaseten bu sorunları konuşup çözmeliyiz. Umarım bu bir sonuç alır ve Sayın Öcalan üzerindeki tecrit kaldırılır. Sayın Öcalan’ın çözüm konusunda hükümetin eline sunduğu metinler var. Bu politik programların içeriğini de en iyi Cumhurbaşkanı, Hakan Fidan ve Sadullah Ergin biliyor. Türkiye’deki Kürt sorunu çözülmeden Suriye’deki sorun da çözülmez. Biz Türkiye’de Kürt sorununu çözmüş olsaydık, Suriye’deki Kürtlerle aramızda bir barış ve kardeşlik köprüsü kurardık. Bunun ne sorunu var ki? Emperyalistler, klasik sömürgeciliği bırakıp bu ülkeden giderken, Kürt sorununu bu hale getirdiler. Türkiye bu sorunu çözerse, Irak’ta yaşanan sorunlar da çözülür. Biz çözemediğimiz için orayı tehdit olarak alıyoruz. Herkes bize imrensin, çözelim. Suriye, Irak, Rojava, İran bize baksınlar, Türkiye bu sorunu çözdü desinler. Biz savaşı körükleyen değil barışı oluşturan bir ülke olmalıyız. Yoksa Ortadoğu’da kazanın nasıl kaynadığını herkes biliyor. Bu coğrafya jeopolitik konumuyla büyük bir avantajdır, dezavantajlı değildir.”

 

O kadar pervasızsınız ki hukuksuzluklarınızı anlatacağım

Daha sonra beyanlarına başlayan Gültan Kışanak, usule değil esasa ilişkin savunma yapacağını belirtti. Savunma başlıklarının birincisinin Kürt sorunu, ikincisinin kadınların özgürlük sorunu, üçüncüsünün ise demokratik siyaseti ortadan kaldırma üzerine olduğunu ifade eden Kışanak, “Demokratik siyaset ve demokratik hukuk devleti nedir, ne değildir? Toplumsal vatandaşlar olarak ne istiyoruz? Kadınlar olarak derdimiz nedir? İşte ben tüm bunları anlatacaktım. Her eve ateş düşüren Kürt sorunu nedir, nasıl çözülür anlatacaktım. Ama siz öyle pervasızsınız ki sadece birkaç konuda hukuksuzluğa ilişkin değerlendirme yapacağım. Yasama dokunulmazlığımı yok saydınız. Bunların hiçbiri ile ilgili Meclis’e gönderilmiş fezleke yok. Meclis’e gönderilen fezlekenin tamamı milletvekilliğim bitince hazırlanan üç beş sayfalık iddianame. Siz de çok iyi biliyorsunuz; ‘sonradan araştıracağız’ demeniz bile adil bir yargılanma yapılmayacağının itirafıdır. Sonradan araştıracağız ne demek? Benim fezlekelerimin ne olduğunu nasıl bilmiyorsunuz. Benimle ilgili iddiaların yüzde 90’ı örgüt yöneticiliği iddiası üzerine Meclis’e gönderilen fezlekeler değildir, hakkımdaki iddiaların tamamı polis fezlekesidir” dedi ve beyanlarını şöyle sürdürdü:

Siz kimsiniz ki beni yargılıyorsunuz? 

“10 yıldır yargı karşısındayım. 2014’te yargı karşısına çıktım, sene 2024. Karşısına çıkmadığım heyet kalmadı. Sonra diyorsunuz ki sonra araştıracağız. Siz o fezlekelerin olmadığını çok iyi biliyorsunuz. Benim savunamayacak tek bir faaliyetim yok. Allah’a şükür halkıma karşı vicdanım rahat. Kimseyi şiddete teşvik etmemiş, her zaman barış için mücadele eden bir kadınım. Siz kimsiniz beni yargılıyorsunuz? Çözüm Sürecinde Meclis’te yapılan özel oturumda konuşmuşum, bütçe görüşmelerinde, 23 Nisan’da konuşmuşum. Daha geçen sene bu mahkeme huzurunda savunma yaparken bunları dile getirdim. Meclis’te yaptığım konuşmalar, araştırma önergeleri, tekliflerin tek biri yok dosyada. Ama geriye dönüp, ‘Gültan Kışanak özyönetim, anadilde eğitim, özerklik demiş o zaman yönetici’ diyebiliyorsunuz. Kürtlerin üzerindeki yasakları, bunlara karşı çözümleri konuşmuş bir kadınım, bunları biliyorsunuz. Sonradan neyi araştıracaksınız? Bile bile bu hukuksuzluğu yapıyorsunuz. Bile bile yaptığınız bu hukuksuzluğu savcılığınız mütalaada itiraf etmiş. Beni ANF’den çıkan 8 haberden mi müebbetle yargılıyorsunuz? Beni neyden yargılıyorsunuz?”

AKP ve MHP’nin bu kara rejimini hukuk kılıfına uydurmak için uğraşıyorsunuz

“Malatya’daki dosyamı neden bununla birleştirdiniz? Kumpas kurdunuz, bilmediğiniz bir şey yok. Polis tutanakları aksi ispatlanmadığı sürece delil niteliğinde diyor. Aksini kim ispatlayacak, ben mi ispatlayacağım? 7 yıldır siyasi rehine olarak cezaevinde tutulan bir kadın mı ispatlayacak? Bunun adı ithamdır, bu hukuk devletindeki gibi bir suç isnadı değildir. Hayatımızı dökmüşsünüz ortaya, yalan ve iftira eklemişsiniz, sonra gel suçsuzluğunuzu ispatla diyorsunuz. Avukatlarımız taleplerini sıralayınca da geriye dönüp bakacağız diyorsunuz? Niye orada oturuyorsunuz madem hukuk uygulamayacaksanız? Diyarbakır Newroz’unda yaptığım konuşmanın CD’si yok, polisin tuttuğu iki uyduruk cümle var ve buna da hukuki delil diyorsunuz. Ben de kalkıp savunma yapacağım. Neyin adil savunması, neyine inanacağım! En uzun tutukluluk süresi 7 yıldır. Beni bu kumpasa bile bile dahil ettiniz. 3 yıldır yargılama yapıyorsunuz. Beni ne zaman şüpheli olarak bu davaya dahil ettiniz? Bu soruya dahi cevap veremiyorsunuz. 2014’ten 2024’te kadar dokunulmazlığım yoktu, neden beni çağırmadınız da ifademi almadınız? Bunun cevabını bal gibi biliyorsunuz. AKP ve MHP’nin ortaklaşa yaptığı bu kara rejimi hukuk kılıfına uydurmak için uğraşıyorsunuz. Göreviniz bu. Bilmediğiniz bir şey yok. Yaptığınız hukuksuzlukları biliyorsunuz, bile bile yapmaya devam ediyorsunuz. Sizi ve bu talimatları teşhir etmek için bu konuşmaları yapıyoruz ve sizi reddediyoruz.”

 

/hdp.org/