Günay Aslan: Yorgun gitar sesleri…

Sevgili Leyla;

Dört yıl geçti ancak sesini, sevincini ve rengini kaybetmiş bu uzun, bu yorgun, bu suskun gün bitmedi. Dört yıldır her gün bir ateş topu gibi yakan bu güne uyanıyoruz. Uyanmak istemesek de uyanıyor, inanmak istemesek de inanmak zorunda kalıyor, hatırlamak istemesek de bir türlü unutamıyor, her şeyi hatırlıyor; her gün bugünü yaşıyoruz…

Bugün tam dört yıl oldu…Aradan dört uzun sene, dört yorgun sene, dört suskun sene geçti fakat, yokluğunun canımızdaki acısı geçmedi. Dört yıldır zamanın rakamlarından başka bizim için hiçbir şey değişmedi..

Bizden ayrıldığın; özgürlüğe adanmış ruhunun ardına takıldığın 23 Haziran’dan sonra bizim için yeni bir sabah olmadı. Dört yıldır bize yeni bir gün doğmadı. Hayat bizim için zamanın tükendiği bugünde çakılı kaldı.

İnsanın günü nasıl geçiyorsa hayatı da öyle geçer diyorlar ya, bizim senden sonraki günlerimiz ve hayatımız sadece seni özlemekle geçiyor. Geride kalan dört seneyi kalbimizden başka gidecek bir yeri olmayan özleminle geçirdik.

Elbette anlatması zor, tanımsız bir özlem bu. Çaresiz ve umutsuz… Ezilmiş bir çiçeğin yeniden canlanmaya çalışması, kalbi parçalanmış bir kuşun kanadının çırpınması gibi…

Bilge, ‘Birini iyileştirmek istiyorsan onu öldürmelisin’ diyor ama gel gör ki öldürsen de iyileşmiyor. Hayatından ölüm geçen insan bir daha iyi olmuyor. Zamanla geçer, alışır ve iyileşir deseler de, peş peşe teselliler dizseler de ne alışmak mümkün oluyor, ne  geçiyor, ne de iyileşiyor. 

İyileşmez ve hep böyle devam eder…

Aslında bizim de hayatımız senin yaşadığın kadarmış. Senin için bu günden sonrası, bizim için de senden sonrası yokmuş. Senden sonra bir şeyin pek bir anlamı ve bir önemi de yokmuş. Bizim için anlam sendin, önem sendin, şimdi acı ve özlem sensin…

Bilge, ‘İki dal arasına sıkışan kuşun iki kanadı da kırılır’’ diyor…Dört senedir acınla özlemin arasında sıkışıp kaldık. Dört senedir iki keskin bıçak arasında durmaksızın kanadık. Ve yine dört senedir acısını duyuramamış, yasını tutamamış, sevdiğine ağlayamamış ne kadar Kürt varsa acısını sende sakladık ve dört senedir senin adına herkes için ağladık…

Leyli Can;

Boynumuza bir ip gibi geçen ve soluğumuzu kesen bu dört sene içinde sadece bir kez seni ziyarete gelebildim. Ölümüne sevdiğin ve özgürlüğü yolunda ölümsüzlüğü kucakladığın, adına kandan kınalar yakılan Rojava’ya geride bıraktığın kardeşlerinin ve seni seven herkesin gözyaşlarını getirdim… 

Yattığın o yerde; genç ölüler tapınağı Derik’te acılarını gizleme gayreti içinde olan herkesin birikmiş acılarını, özlemlerini, söylemek isteyip de söyleyemediklerini ve bütün bunların toplamı olan gözlerinden dökülen incilerini getirdim. Kederli bulutlar gibi hepsini de senin toprağına serdim…

Ve ne yazık ki Rojava’ya bir daha gelemedim. Kardeşlerin hiç gelmedi. Onlar her sabah kalkıyor sana gelmek için hazırlanıyor, her akşam gerisin geriye hayal kırıklığı, üzüntü ve kederler içinde kahreden yalnızlıklarıyla elleri böğründe öyle kala kalıyorlar…

Savaş izin vermiyor. Rojava senden sonra da gün yüzü görmedi. Rojava çok zor dört  yıl daha geçirdi ve ne acı ki durum daha da kötüleşti. Türk devleti IŞİD’den devraldığı aynı kin, aynı nefret ve IŞİD’in özdeşi öfkeyle saldırmaya devam etti, ediyor. Bu yüzden Rojava’daki her gün, bir öncekinden daha zor, daha kanlı, daha acılı ve daha zorlu geçiyor…

Öte yandan sadece Kürdistan’da değil, dünyada da durum kötüleşti. Ekonomik ve siyasi krizlerin tetiklediği kötülük tüm dünyada atağa geçti. Şimdi yeni bir dünya savaşının eşiğine gelmiş bulunuyoruz. Ne olacağını da bilemiyoruz. Kimsenin öngöremediği koyu bir belirsizlikten, şiddetli bir türbülanstan geçiyoruz. Herkes gibi biz Kürtler de bu süreçten olumsuz etkileniyoruz. On yıllardır payımıza düşen acı, eziyet, zulüm ve zorlukların artacağından endişe ediyoruz…

Bu yüzden bir zamanlar patikalarında dolaştığımız, vadilerinde kuş uykusuna daldığımız, başımıza yağan yıldızlara ezgiler yaktığımız dağlara da gidemedim. Gidemedim zira, gündüzleri çiçeklerin, geceleri yıldızların bastığı dağları şimdi işgalin karanlığı basıyor.  Dağlarda da Rojava’da olduğu gibi can pazarı yaşanıyor. Karanlık dağların çiçeklerini soldurmaya, yıldızlarını yutmaya çalışıyor. Ve ne yazık ki dağların da sesini duyan pek olmuyor. Senin geride bıraktığın kar yangını yoldaşlarının etrafındaki yalnızlık duvarları her geçen gün biraz daha yükseliyor. 

Dört yıldır dağlar o güzel günlerle birlikte bizden giderek uzaklaşıyor… 

Bir zamanlar el ele (elimin içi hala yanıyor)  özgürce dolaştığımız dağlar, şairin deyimiyle şimdi, ‘dağ olmaktan çıkıyor.’ Korkarım tarih Kürdistan dağlarında özgürce dolaşan son nesil Kürtler olarak sizi yazacak. Sanırım siz olmazsanız sizden sonrası olmayacak. Sizden sonra dağların ruhuna dokunan ve doruklara yağan yıldızların soluğunu duyan birileri artık o dağlarda dolaşmayacak… 

Böyle giderse dağlar dağ olmaktan, dağlardan başka dostu olmayan Kürtler de Kürt olmaktan çıkacak…

‘Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu…’ diyen şair, 400 yüz sene önceki bu sözüyle sanki günümüz Kürtlerini anlatıyor. Anlamak isteyene elbette. Zira çoğunluk anlamak istemiyor ve sırtını gerçeğe dönerek bir geleceği olabileceği düşünüyor. Oysa artık ne geçmiş bıraktığımız yerde duruyor, ne de gelecek gittiğimiz yerde bizi bekliyor. Öylesine bıçak sırtı bir süreç ki ne söylesen yetmiyor… 

Bilge böylesi süreçler için, ‘’Söyleyecek çok sözü olduğunda susmalı insan’’ diyor. Herkesin sustuğu yerde konuşmanın, herkesin konuşmaya başladığı yerde susmanın erdem olduğunu söylüyor. Şimdi herkes konuşuyor ama, önümüzde de  geçmek zorunda olduğumuz Sırat Köprüsü duruyor.Ya bu köprüyü geçeceğiz ya da yeniden tarihin karanlığına düşeceğiz…

Önümüzde bundan başka bir yol yok… 

Sırtımızda dört bıçakla köprünün tam ortasında olduğumuzu düşünüyorum ve senden sonra artan daha derin bir kaygı ve korkuyla dört yıldır buna dikkat çekmeye çalışıyorum. Dört yıldır aslında kendimi, ‘ölülere gitar çalan bir rahip’ gibi hissediyorum. Bunun ne denli bir eziyet olduğunu senin bildiğini sanıyorum…

Diğer yandan tahmin edebileceğin gibi senden sonra Van’a da gidemedim. Gelir seni alır, birlikte gider, Van narı gibi dalından kopan ve dört bir yana dağılan ailemizi bir araya toplarız diye bekledim. Birlikte gitmeyi; Tamara’ya senin geri geldiğin müjdesini vermeyi, arkamızda Artos, önümüzde Siphanê Xelatê yükselirken, başımızın üzerinden gümüş tastan su içen gümüş kanatlı turnalar geçerken, sana ve Tamara’ya sevda şarkıları söylemeyi hayal ettim. Sesimi o gün için geri çektim ve dört yıldır bunun için bekledim. Bu gerçekleşmesi zor bir hayal gibi görünüyor ama sen gelmezsen ben de gitmeyeceğim. Zaten sen gelemezsen gidecek bir yerimiz, bir ülkemiz de olmayacak. 

Karanlık bizi işgal ettiği evimize sokmayacak…

İşte o zaman ben de, ‘’Van Gölü durulduğu zaman insanlar ölebilir’’ diyen şaire kulak vereceğim ve küllerimi göle ulaştırsın diye bu ülkenin nehrine dökeceğim…

Leyla Sultan;

Dağlardan gerilla elbiseni, Rojava’dan ‘sivil’ giysilerini aldım. Kobani’de giydiğin şalvarları, Newroz şarkılarıyla bağladığın fistanları, firari bir sevda gibi boynuna doladığın şalları aldım. Gömleklerini, dağ yapımı kolyelerini, bilekliklerini, defterlerini, defterlerin arasında kurumuş dağ çiçeklerini ve bir de ‘ devrimci bir eylem’ olarak gülümsemeyi öğreten resimlerini aldım…

Geride bıraktığın her şey, her şeye rağmen mutlu bir hayat yaşadığını gösteriyordu. Her parçan hüzün kadar mutlu olduğun mesajını da veriyordu…

 ‘Sivil giysilerin’ üç yıl kadar bende kaldı. Sonra ulusal kıyafetlerin de dahil hepsini Kızılhaç’a verdim. Kendi ellerimle ve senin anına küçük bir tören düzenleyerek teslim ettim. Kızılhaç Köln’den dünyanın dört bir yanına giysi gönderiyor. Senin giysilerin de gönderildi. Şimdi dünyanın neresinde dolaşıyor, kimler giyiyor bilmiyorum fakat imkanım olsaydı peşlerinden giderdim. Hangi ülkede, kime ulaştıysa görmek, yeni sahibiyle sohbet etmek isterdim…

Ama eminim sen nerede, kimde olduğunu biliyor ve izliyorsundur. Ayrıca böyle yaptığım için mutlusundur…

Gerilla elbiseni ise kendime sakladım. Savaşmak için değil elbette, kendimi yorgun, huzursuz ve mutsuz hissettiğimde koklamak için. Şalvarını, yeleğini, çeketini ve şutiğini arada bir havalandırıyorum. Güzel günlerde güneşe çıkarıyor, etrafı izlesin diye balkona asıyorum…Seversin sen böyle şeyleri, biliyorum…

Leylam;

Her insan hayatına anlam katan birilerine ihtiyaç duyuyor ve nerede bir anlam varsa orada ulaşılması zor bir de acı oluyor diyorlar. Bizim hayatımıza da anlam katan sendin. Bunun için ailen olarak sana her daim minnettar kalacağız ve seninle hep gurur duyacağız. Senin yaptıkların ve bize miras olarak bıraktıkların her şey bir yana acına katlanmamıza ve ayakta kalmamıza katkı sağlıyor…

Bilge, ‘Ölüm korkusunu yenen insan ölüm acısına yeniliyor’ diyor ya, biz de  yenilmemek için sana; senin bize bıraktıklarına sarıldık. Hayat hikayeni yazmak, seni tarihe bırakmak; Kürtlere tarihin her döneminde peşinden gidilecek birilerinin olduğunu anlatmak istedik. Dört yıldır seni yazmaya çalıştık ve sonunda bizim için kutsal olan bu çabayı tamamladık. Koşullar elverdiğinde yayınlayacağız…Biliyorum siz, siyasi kültürünüz gereği kendiniz yapmadığınız bir şey beğenmezsiniz ama bunu beğeneceğinden eminim…

Sana layık, senin gibi özel ve özgün bir eser olacak…

Son olarak;

Bizi merak ettiğini biliyorum…İyi değiliz Leyla. Hiçbirimiz iyi değiliz…Ancak yine de bir umudumuz,  bir tesellimiz var. Zira bilge, ‘ölüm acısı kavuşunca geçer’’ diyor.

O günü bekliyor, seni özlemeye devam ediyoruz…