Günay Aslan: Şengê…

Hayatın sonuna kadar sürecek en ağır yarası hayatınızın odak noktasında yer alan insanı bir daha göremeyecek olmanızdır. Hayatın iyileşmesi mümkün olmayan en ölümcül yarası sevdiğiniz insana bir daha dokunamayacak, sarılamayacak, sesini duyamayacak olmanızdır…

Bu açıdan bakıldığında Tanrının insana karşı pek de şefkatli olmadığı anlaşılıyor. Olsaydı şayet; en azından insana son bir fırsat verirdi. Hayatını kaybeden kısa süreliğine bile olsa geri gelirdi. Son bir görüşme, son kez sarılma, son olarak dokunma gerçekleşebilir, son sözlerin söylenmesine fırsat verilirdi. Tanrı hayatı, dünyayı, devranı ve düzeni böyle de inşa edebilirdi. Bunun hayattan apansız çekip gidenin de geride kalanın da hakkı olduğunu düşünüyorum ve tanrının bunu düşünmemiş olmasına üzülüyor, içerliyorum.

Öte yandan insanın yarasını sağaltması gibi anlatması da kolay değil. Hayatının odak noktasındaki insanı kaybeden biri ne yaparsa yapsın yarası iyileşmiyor ve ne söylerse söylesin yarasını tarif de edemiyor. Hangi güçlü kelimeyi kullanırsa kullansın, hangi etkili cümleyi kurarsa kursun yetmiyor. Her şey bir yere kadar; ötesine geçemiyor.

Ötesi ise cehennem ateşi ve orada hiçbir şey bir anlam ifade etmiyor. 

*

Önceki gün, yolu özgürlük kavgasından geçenlerin yakından tanıdığı Şengê, bana kahvaltıya geldi. Boynunda Leyla’nın ona Kobani’den gönderdiği kolyesiyle…

Şengê aslında bir roman kahramanı. Şengê özünde acısı içinde tutsak kalmış bir Kürt kadını. Şengê; kırılmış kanatlarıyla acının doruklarında dolaşan bir anne; bir melek…

Dağdakilerin Şengê Ana’sı, ovadakilerin Şengê Heval’i, zindandakilerin Şengê Arkadaş’ı ile aynı şehirde yaşıyor olmamıza rağmen son yıllarda zorunlu olmadıkça pek görüşmedik. Görüşmemiz, konuşmamız gerekiyordu fakat önceki güne kadar bunu gerçekleştiremedik.

O da ben de bunun için hazır değildik. Çünkü Şengê Leyla’nın yoldaşından öte annesi gibiydi. Şengê, dağa gittiği her defasında Leyla’yı bir yoldaşından çok, olmasını çok istediği bir kızı gibi koynuna alıyor, geceleri onunla uyuyordu. Dolayısıyla Leyla’yı konuşmak çoğu tanıdık gibi onun için de zordu.

Ne var ki buna mecburduk. Çünkü ailesi olarak Leyla’nın biyografisini yazmaya çalışıyoruz ve onun hayatında yer almış olanlarla konuşmamız gerekiyor. Ne yazık ki Leyla’nın çok yakın arkadaşlarından bazıları bugüne kadar konuşmadı, konuşamadı.

Şengê konuşamıyordu. Şilan hiç konuşmuyor. Beritan konuşmak istemiyor. Newroz yapamıyorum diyor. Rojin yazacam diyor ama bir türlü de yazmıyor, yazamıyor..Nupel, Şafak, Ayten vd. konuşmuyor. Şilan bir keresinde bana, ‘can abisi’ dedi; ‘konuşursam onu kaybettiğimi kabul etmiş olacağım, zorlama beni…’ 

Haklıydı, bir şey diyemedim. Konuşmak kolay değildi ve zaten ölü çiçekler konuşamaz, sadece kanardı…

*

Şengê’yle dört yıl sonra Leyla’nın huzurunda kahvaltı için karşılıklı oturduk. Leyla üzülmesin ve elbette kızmasın diye Vanlılar’a özgü özel bir kahvaltı hazırlamıştım ama Şengê bu; eli boş gelir mi? O da Elazığ usulü kahvaltılık malzemelerini beraberinde getirmişti. Birlikte hazırladık ve masaya oturduk. Sanırım Leyla’nın gözünden  kaçmamıştır; sadece kahvaltı yapıyor gibi yaptık…

Sonra Şengê konuşmaya, ben de kayıt almaya başladım. Onun yıllardır sessizlik içinde tutsak ve dilsiz kalmış anıları sanki kaybolmuş çağlardan sesleniyordu. Hepimiz orada kaybolmuş gibiydik  ve artık birbirimizi bulamıyorduk. Kayıp zamanın insanlarıydık; kayıplarımızla birlikte kaybolup gitmiştik. Söyleşi bittiğinde aramızda sonsuz bir boşluğun oluştuğu hissine kapıldım. İkimiz de bir gölge gibi o boşlukta yitip gitmiştik.

Cibran, ‘’Kalbimin acılarını hiçbir şeye değişmem’’ diyordu. Şengê’nin de  dayanmasını ve kendisini iyi hissetmesini sağlayan şeyin kalbindeki acılar olduğu anlaşılıyordu. Hayatının odağındakileri kaybetmiş olmanın acısına yakalanmış Şengê’nin anlattıklarından çok  aslında anlatmadıkları, anlat(a)madıkları can yakıyordu. 

İlerde -takatim olursa- bu söyleşiyi ayrıntılı yazmaya çalışacağım. Şimdi bir anekdotla bitireyim.

’1998 senesiydi. Kamışlo tarafında kitle çalışmalarına gitmiştim. Kasım ayının son günleriydi. Arkadaşlar sana Avrupa’dan telefon var dediler. Sabit telefonun olduğu eve gittim, bekledim.

Bir süre sonra telefon çaldı. Kardeşim arıyor ama arkadan da çok gürültü geliyordu. Bütün ailenin; akrabaların toplanmış olduğu anlaşılıyordu. Kardeşim bana, ‘Taylan kendini yakmış’ dedi. ‘Durumu ağır’ dedi. Ben ne kadar ağır diye sorunca da bu kez ‘şehit düştü’ dedi…

Taylan benim küçük oğlumdu. Telefonu kapattım, ağlayamadım, orada öyle odun gibi korudum kaldım. Sonra telefon tekrar çaldı. Açtılar ama ben konuşamıyorum, yerimde donmuş kalmışım. Telefonun sesini dışarı vermişler, duyuyorum. Bir akrabamız ‘Sinan da Kato’da şehit düşmüş’ dedi. Sinan da ortanca oğlumdu. Üç oğlum vardı ve ikisini iki dakika içinde kaybetmiştim…

O andan sonra acıdan başka hiçbir şey hissetmedim…

Aradan zaman geçti. Taylan’ın cenazesini Dersim’e göndermişler, gidemedim, oğlumu kendi ellerimle toprağa veremedim. Sinan’ın ise mezar yeri belli değil. Dağda vuruldu, dağlara gömüldü, onu da ziyaret edemedim.

Sonra bir gün Kobani’de bir cenaze törenine denk geldim. Genç bir kadın yoldaş hayatını kaybetmiş, tabutunu omuzlamışlar şehitliğe gidiyorlar. Kendimi kaybetmişim. Gidip tabuta sarılmış, bu benim tabutum, bırakmam demişim. Bu Sinan’ın tabutu, bu Taylan’ın tabutu, beni de bununla gömün diye yeri göğü inletmişim. O güne kadar ağlamamıştım. Arkadaşlar beni sakinleştirmek için epey bir çaba harcamış. Şehit arkadaşın ailesi kendi acısının içine benim acımı da almış, bana sarılmış. Saatler sonra kendime anca gelmişim..

Bir keresinde de Leyla’ların yanına gidiyorum; Behdinan’a… Zap- Behdinan arası bir bölgeden geçiyoruz. Biraz yürüdük ama beni birdenbire bir ağlamak tuttu. Yine Kobani’de olduğu gibi, saatlerce bağıra çağıra ağlamışım. Arkadaşlar da bir anlam verememiş, epey uğraşmışlar ama sakinleştirmek mümkün olmamış. Gücüm tükeninceye kadar ağlamışım.

Behdinan’a çok zor durumda vardık. Bana eşlik eden arkadaşlar durumu oradakilere anlatmışlar. Beritan geldi, ‘senin niye ağladığını biliyorum’ dedi. ’Geçtiğiniz o vadide bir zamanlar Sinan da kaldı, ondandır…’

Sonra Leyla elimden tuttu, ‘su hazırlamışım bir banyo yap’ dedi. Birlikte banyonun hazırlandığı dereye indik…”